1971 yılında Osmaniye’nin Kadirli ilçesinde doğdu. 1990’da Kadirli İHL’den,1994’te de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı sene, aynı üniversitenin Kamu Hukuku Anabilim Dalı’nda yüksek lisansa başladı. Bir hukuk fakültesinde dil ve bilim birincisi olarak Anayasa Hukuku asistanlığını kazanmasına rağmen mezun olduğu lisenin İHL olduğunun yetkililerce öğrenilmesi üzerine gadre uğradı ve ilk sene tüm dersleri vermesine rağmen yüksek lisans eğitimine ara verdi. 2009’da aftan istifade ile tezini verdi. Bu tez, 2011 senesinde Cedit Neşriyat tarafından II. Meşrutiyet’in İlanında Halk Unsuru unvanıyla basıldı.
Çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri yayınlandı, bazı kitaplara katkı sundu. Kısa adı “Darbeleri Araştırma Komisyonu” olan T.B.M.M. Araştırma Komisyonu’nda uzman olarak görev aldı.
Evli ve iki çocuk babası olup halen serbest avukatlık yapmaktadır.
ESERİ
Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık İsmail Küçükkılıç Ötüken Neşriyat İstanbul 2016
Kemalist camiada İttihadçılık, vatanı kurtaran Mustafa Kemal’i ortadan kaldırmaya çalışan, zaten hatalarıyla koskoca bir imparatorluğu yıkıma sürükleyen, komitacı isimlerin hâkim olduğu bir yapı ve zihniyettir.
Sağ-milliyetçi-muhafazakâr camiada ise esas itibariyle İttihadçı algısı Abdülhamid merkezlidir. Yaygın bir kanaate, hatta inanca göre; Abdülhamid, Filistin’de Yahudilere bir karış toprak vermemiştir; bunu unutmayan Yahudiler ve onların güdümündeki masonlar da İttihadçılar kanalıyla Halife Padişahı tahttan indirmişlerdir. İttihadçılar da hain masonlardır. Liberal çevrelere göre de, İttihadçılık, Meşrutiyet’in ilanından kısa bir süre sonra başta gayrimüslimleri, tüm gayr-ı Türk etnik unsurları dışlayan, Türkçü, totaliter, komitacı bir yapıdır ve bu hususiyetlerini Kemalizm’e miras bırakmıştır.
Son zamanlardaki liberal bakış açısına göre İttihadçılık neredeyse Ermeni Tehciri ve soykırım iddiası ile eş anlamlı bir manayı tazammun etmektedir.
Hâlbuki İttihadçılık; kendinden önceki Jön Türklük ve sonraki Kemalizm’le anılamayacak derecede bağımsız ve farklı bir anlayış olduğu gibi, Kemalist, Abdülhamidci ve liberal çevrelerce oluşturulmaya çalışılan algının aksine her kötülüğün kaynağı olan bir yapı da değildir.
Türk tarihinin en buhranlı döneminde ciddi bir sorumluluk üstlenerek, devleti içinde bulunduğu ateş çemberinden geçirmeye çalışan İttihadçılar, bütün iyi niyetlerine rağmen, canlarından daha çok sevdikleri Osmanlı Devleti’ni kurtaramamışlarsa da bugünkü yaşadığımız toprakları bize armağan etmişlerdir.
İsmail Küçükkılınç, büyük bir titizlikle kaleme aldığı Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık kitabında İttihadçılık hakkındaki menfi iddiaları ve ithamları tek tek çürüterek İttihadçıları, artık Türk tarihine mâl olmuş tarihî bir yapı olarak objektif bir gözle anlatıyor.
xxx
GÖRÜŞ
M.ŞÜKRÜ HANİOĞLU’NUN “ATATÜRK’ÜN ENTELEKTÜEL BİYOGRAFİSİNİ YAZMAK” M.ŞÜKRÜ HANİOĞLU’NUN “ATATÜRK’ÜN ENTELEKTÜEL BİYOGRAFİSİNİ YAZMAK” KONFERANSI x paylaşımı 22 Ağustos 2026
X’te Fatmagül Demirel Hanım’ın M.Şükrü Hanioğlu Hoca’nın Bağlam Yayınları’nda konferans vereceğine dair tivitini görünce, hem tiviti paylaştım hem de konferansa gitmeye karar verdim. Arkadaşım Resul Bozyel ile de sözleştik. Resul, konferansa İrfan Tekerek ve Ubeydullah Gördebil adlı arkadaşlarla geldi. Bu üç arkadaş da ilahiyatçı. Yayın dünyasını takip ve okuma hususunda mütefarik hususiyetleri haiz. Hanioğlu’nun çalışmalarını zaten en iyi takip edenlerden ya da etmesi gerekenlerden biri de ilahiyatçılardır. Ben bu vesileyle hocanın imzalı olmayan kitaplarını da yanıma aldım. Programa Fatmagül Hanım’ın da katılacağı aşikar olduğu için hanımefendinin de kitaplarını imzalatmak istedim.
Biraz erken geldiğim için önce YKY’yi gezdim. II. Meşrutiyet’in İlk Yılı adlı kitabın yıllar evvel çıkan prestij baskısını almama rağmen hayli ağır oluşunun kullanışlılığa elverişli olmaması sebebiyle aldığım normal boy baskısını da üzün müddet kütüphanede bulamadığımdan bir adet daha satın aldım. Kütüphanemde ara ara aradığım bazı kitapları bulamıyorum, muhtemelen ödünç alan arkadaşlar iade etmeyi unutuyor veya ben bir yerlerde bırakıyorum ve bu beni yoruyor çünkü ben not sistemi olarak kitabın kenarlarını veya boş sayfalarını kullanıyorum. Kurşun kalemle not aldığım kitaplar kaybolunca onları yeniden almak ve okumak mecburiyetinde kalıyorum. Konferans öncesi kitapları imzalatırken Hanioğlu Hoca ve Fatmagül Hoca ile de teşehhüd miktarı sohbet ettik. Konferans salonu Ağustos sıcağına rağmen dolu idi.
Hoca, entelektüel biyografi yazmanın zorluklarını merkeze alan konferansında ziyadesiyle vurucu tespitler yaptı, bilgiler verdi. Mukayese yaparken Türkiye’de ve “Atatürk” özelinde entelektüel biyografi yazmanın zorluklarını anlattı. Çankaya Arşivi’nin kapalı oluşu, hocanın talep ettiği belgelerin üstelik “bunlar netameli hususlar” denilerek verilmemesi Tayyip Erdoğan Türkiyesi’nde bile bazı şeylerin değişmediğini göstermesi bakımından manidardır.
Konferansta latife Hanım evrakının henüz kamuoyuna açılmaması da konuşuldu ve hoca bu hususta bir şahitliğini nakletti. 12 Eylül sonrası Reşat Kaynar, konseye Latife Hanım evrakı ile ilgili bir rapor sunmuş ve “zinhar yayınlanamaz” diye kanaat bildirmiş. Sene 2026 olmuş, Çankaya arşivinde “damardan” vesikalar henüz araştırmacıya açılmıyor, Latife Hanım’ın evrakı, Cumhuriyet’in ilanından bir asır geçmiş olmasına rağmen hâlâ kargaşaya yol açacağı zehabı ile gizli kasada saklanıyor.
Hoca’nın naklettiği bir anektod, yakın tarihin niçin tabu olarak görüldüğünü de anlatıyordu. Mustafa Kemal’in 1926’da hatıraları hemen tüm gazetelerde yayınlanmaya başlar ama bir süre sonra kesilir çünkü Almanya ile diplomatik krize yol açmıştır. Mustafa Kemal, bazı Türk komutan ve devlet adamlarını azarladığı, fırçaladığı, itham eder gibi konuştuğu için Alman komutanlar için de benzer şeyi yapar ve haliyle diplomatik kriz çıkınca da anıların yayını son bulur. Bu anılarda geçen bir hususa Hanioğlu hassaten dikkati çekti. Mustafa Kemal, İtilaf kuvvetlerinin Gelibolu’yu tamamen boşaltmasından sonra izinle İstanbul’a gider ve Hariciye Nazırı Halil Menteşe tarafından kabul edilir. Kendi anlatımına göre bu görüşmede savaş yöntemi ve Alman nüfuzu hakkında sert eleştirilerde bulunur ancak Halil Bey bu eleştirinin merciinin başkumandanlık ve erkan-ı harbiyesi olduğunu söyleyince Mustafa Kemal “artık bu memleketde milli bir erkan-ı harbiye heyeti yokdur; bir Alman erkan-ı harbiyesi vardır” cevabını verir.
1926 gibi artık Mustafa Kemal’in tek-adamlığının kesinleşmese bile netleşmeye başladığı bir tarihte Hali Menteşe bir cesaret örneği göstererek hatıratın bu kısmı için İsmet Paşa’ya bir telgraf çekerek Mustafa Kemal ile aralarında böyle bir konuşma geçmediğini belirterek hatıratın bu kısmının tashih edilmesini talep eder ama netice alamaz.
Hanioğlu Hoca’nın müsaadesi ile naçizane biz de yakınlarda yayınlanacak Kemal Tahir’in Eleştirel Yorgun Savaşçı baskısı için kaleme aldığımız yazıda incelediğimiz başka bir Halil meselesini örnek gösterdik. Çankaya’da güya bir akşam Mustafa Kemal, Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa’ya “Halil Paşa, Halil Paşa sen Selanik’te beni öldürmek istedin ama başaramadın, buna izin vermezdim” demiş, Halil Paşa da Mustafa Kemal’in eline ayağına sarılmış, af dilemiş. Bu hikayeyi yazan Kılıç Ali’ye Halil Paşa hemen tekzip gönderir. Çankaya’da Mustafa Kemal’in böyle bir ithamda bulunduğunu ama kendisinin şiddetle reddettiğini söyler. Halil Paşa, Mustafa Kemal’in muhayyel bir suikast işine inandığını da söyler. Naçizane biz Halil Paşa ve Antepli Abdülkadir’in namlı atıcılar olduğunu, ayrıca şayet bir suikast ile görevlendirilmişlerse bunu mutlaka yerine getireceklerini, Enver Paşa’nın asla böyle bir emir vermediğini söyledik. Hanioğlu Hoca da Enver Bey’in vereceği böyle bir emrin yerine getirilmeme ihtimali olmadığını söyledi. Ben bu anektodu hocanın hem “Atatürk biyografileri yarı oto-biyografidir” tezini hem de “Atatürk” biyografisi veya entelektüel biyografisi yazmanın zorluğunu teyid için naklettim. Hoca, “Atatürk”ün entelektüel biyografisi bir yana ciddi bir biyografisi de olmadığını, hemen her biyografinin büyük oranda “Atatürk”ün hatıralarını naklettiğini ifade etti.
Hanioğlu Hoca’nın bir diğer vurgusu da Mustafa Kemal’in “Seküler Türkçülük”te rehberlerinin çok çok ötesine geçtiği, Türkçülük ve batıcılıkta MÜCAHEDE-İ MİLLİYE devrinde “kendi olamayan adam/lider” olarak kendisini gizlediğiydi. Hanioğlu Hoca Milli Mücadele tabirindeki Milli ifadesinin “Milli Görüş”teki “milli” ile müradif/eşanlamlı olduğunu söyledi.
Hoca’nın hatıralarla müzeyyen hale getirdiği konferansı hakikaten hoştu. Hocanın doktora tezi olan Dr.Abdullah Cevdet’i okuyan Tarık Zafer Tunaya, Hanioğlu’na “bu şekilde bir Atatürk biyografisi yazsana” demiş. Hoca bunun çok zor olacağı cevabını vermiş. Bir müddet sonra Tunaya, hocaya “haklısın” demiş.
Programda galiba biraz dikkatsizlikten soru yerine hoca ile sohbete başlamışım ki orta yaşın hafif üstünde bir beyefendi “herhalde hep ikiniz konuşacak değilsiniz” deyince mikrofonu kendisine uzattık ama bu beyefendi de mikrofonun cazibesine kapılmış olacak ki o da sohbet misillü bir tavrı ihtiyar etti. Hanioğlu Hoca, anlatması kadar, dinlemesini ve sohbet etmesini de biliyor ve yanlış belki de anlamsız sorulara cevap verirken de soru soranları üzmemek için gayret gösteriyor.
Hanioğlu Hoca, kitabın ilk baskısı vesileyle paylaştığım iki yazımda da ifade ettiğim üzere sadece ilmi-akademik çerçevede kalarak ve vesikaları merkeze alarak ağır bir kült eleştirisi yapabilmektedir. Hoca, Mustafa Kemal’in kültleştirilmesi ile ilgili çarpıcı ve hayli dikkat çekici şeyler söylüyor ama bunlar öyle muhkem ve müdellel ki “kimsecikler” sesini çıkaramıyor. Hoca, İlber Ortaylı ve Milli İktisat kitabıyla müstesna bir işe imza attığını söylediği Zafer Toprak hakkında vesile düştüğü için bahsettiği yerlerde onların artık hayatta olmadıklarını dikkate alarak sarf-ı kelamda bulundu.
Hanioğlu Hoca’nın akademik müktesebat ve kültürün bir tezahürü olan tenkid tarzına bir misal daha vermek istiyorum. Malumdur ki, Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi bu toplantılara katılan birçok ismini bilahare nadim ve mahcup olduğu işler cümlesindendir. Hatta Hoca bazılarının bu işin “sofra meclisi” işi olduğunu söyleyerek durumu kurtarmaya çalıştıklarını ifade etti. Hanioğlu, bu işlerin Mustafa Kemal için öyle olmadığını, son ona kadar Mustafa Kemal’in bu görüşleri savunduğunu, mirasını da bu işlerle ilgili iki kuruma bağışladığını söyledi. Mustafa Kemal Savarona yatının bile ismini Güneş-Dil olarak değiştirmek istemiş ancak satıcının ismin değişmemesi şartıyla satması üzerine bu teşebbüs akim kalmıştır.
Hanioğlu Hoca’nın kitabında Mustafa Kemal’in “istifa”ları da bahis mevzuudur. Mustafa Kemal, bugünkü askeri mevzuat ve teamül muvacehesinde “disiplinsizlik” addedilip “tard”ı iktiza ettiren istifa ve hatta çok daha ağır eylemlerle meşbu ve meşhurdur. Mustafa Kemal’in istifa ve istifa tehdidi hiç olmazsa mazur görülebilecek şeylerdir oysa bazen öyle şeyler yapmaktadır ki Enver Paşa’nın nasıl olup da bu denli bir tesamuh sahibi olduğu anlaşılamamaktadır. Mesela Mustafa Kemal bir telgrafta yazmış olduğu bir raporda teklifi kabul edilmeze ordu kumandanlığından alınmasını, aksi takdirde Falkhenhayn komutası altında çalışmayıp istifa edeceği tehdidinde bulunur. Tabii Enver Paşa, Mustafa Kemal’in istifa ve istifa tehditlerine alışık olduğu için bu telgrafa kulak asmaz. Peki, Mustafa Kemal ne yapar? Keşke istifa etse…”Kendi kendini azleder”, yerine de vekaleten Ali Rıza Sedes Paşa’yı görevlendirerek bu oldu-bittiyi kumanda heyetine bildirir. Mustafa Kemal, Hanioğlu’nun askeri teamüle aykırı dediği bu gibi eylemleri biraz da Cemal Paşa’dan cesaret alarak yapmaktadır.
Yakınlarda da buna benzer bir istifa hadisesini ben yazmıştım. Mondros Mütarekesi ertesi cephane ve silahların Pozantı’nın ötesine taşınması hayati ehemmiyeti haizken ve Adana’da yapılacak pekçok acil iş varken Mustafa Kemal sırf Yıldırım Orduları Grubu dağıtıldığı için göreve devam etmeyeceğini ve kumandayı ele alacak bir ismin acil bildirilmesini adeta ihtar etmiştir. Bununla da kalmamış birkaç gün sonra da Mütareke hükümlerini yanlış bulup uygulamayacağı için yerine acilen birinin gönderilmesini istemiştir. Mustafa Kemal’in istifa ve kendi kendini azillerini çok iyi bilen Genelkurmay da istifasını kabul etmiş ancak gariptir Mustafa Kemal kendisi yerine atanan Nihat Paşa’yı bile beklemeden hemen İstanbul’a yola çıkmıştır. Mustafa Kemal’in Mondros Mütarekesi’nin hemen akabinde bu denli cüretkar işlere kalkışmasının sebebi Padişah Vahdeddin’dir çünkü onun yaveridir. Bu ara Naci İldeniz de kendisi için tavassutta bulunmaktadır.
M.Şükrü Hanioğlu, yakından takip ettiğim entelektüel yönü bariz bir araştırmacı, akademisyen ve ilim adamıdır. Kendisi Cenab-ı Hakk’ın şanslı kullarından biridir. Doktora tezi ile birlikte sahasında sadece teferrüd ve temayüz etmekle kalmamış, kısa süre içinde de kulvarda açık ara öne geçmiş, adeta “tek”leşmiştir. Kısaca hased oklarının müessir olamayacağı bir zırhla kuşanmıştır. Zekasına, çok-yönlülük, gayret ve aşırı çalışma inzimam etmiştir.
Not:1- Bir kitabı tanıtmak için hele de Hanioğlu gibi birinin “Atatürk” kitabı gibi müthiş bir kitabını tanıtmak için yazarın mevcut tüm eserlerini okumak şarttır. Türkiye’deki kitap tanıtımlarındaki en büyük hatalardan biri de budur oysa kitap ihtisar ve kritiği çok cüretkar bir iştir. Mesela Hanioğlu, el’an Dr.Abdullah Cevdet kitabını eksik ve yetersiz bulsa da yine de bugün bile belli bir kıymeti haizdir. Şayet bu kitabı okumamışsanız Dr.Abdullah Cevdet ile “Atatürk” arasında bir münasebet tesisi zordur. Hanioğlu Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet tarihine -farklılıkları dikkate alarak- bir süreklilik dahilinde hakimdir. Bilindik manada bir tarihçi değildir; tarihi merkeze alarak bazı sahalara kulaç attığı da dikkate alınırsa mütemayiz vasfı öne çıkar. Yazılarından ciddi teorik okumalar yaptığı da anlaşılmaktadır. “Atatürk Entelektüel Biyografi” kitabını en kısa vakitte ve kendimizi dışta tutarak ihtisar-kritiğini yapacağız. Bu sebeple kitabı yeniden okuyacağız çünkü Atese Arşivi’nin açılmasıyla hoca yeni belgelerden yola çıkarak kitaba yaklaşık 200 sayfalık bir ilave yapmış. İhtisar-kritik için kitabı yeniden okumak elzem oldu.
2) Hanioğlu Hoca, bu kitap vesilesiyle kendisine bazı küfürlü mailler atıldığını söyledi.