Hüseyin Özbek ( 1952)
Hüseyin Özbek yazdı: KEREM’İN DÜDÜĞÜ



Son yaprakları da yele verip ak yorganı başına çeken her ağaç kış uykusuna dalar. Son güzden bahara
dek süren derin uyku, ağaçlar için geçici ölümdür. Baharla birlikte toprak ısınmaya, doğa uyanmaya
başlayınca ölümün yaşamla nöbet değişiminin de zamanı gelmiş demektir.



Kökten gövdeye yürüyen suyla başlayan canlanma kısa zamanda uç dallara kadar uzanır. Yeni filizlerin
tomurcuklanıp yapraklanması, çiçeğin meyveye dönmesi su yürümeden olmaz. Suyu köklerinden havayı yapraklarından alan her ağaç, kaderinde yazılı doğa nöbetini vade tamam oluncaya kadar ayakta tutar.

Kaç güz, kaç bahar görmüş, kaç kışı, kaç yazı geride bırakmış bahçedeki ceviz ağacının keyfi yerinde
olmalıydı. Dallardan süren yeni şıvgınların uçları püsküllenmiş, filizlerin kabukları kızarmaya
başlamıştı. Kök çillerinden en uçtaki çim çim dallara uzanan tatlı ürperişler içinde her zerresinde
hissettiği bahar sarhoşluğunun demini birkaç hafta daha sürecekti. Nisan başından beri ağaçtaki
kıpırdanışı, canlanıp serpilmeyi kollayan Hüseyin Dede, artık vaktidir diye düşündü. Cevizin su
yürümüş, tava gelmiş şıvgınından Kerem’e düdük çıkaracaktı. Ağırdan alıp, Mayısa sarkarsa suyu
kaçar, kabuk sertleşir, iş gelecek yıla kalırdı.
İple çekilen Cumartesiler torunların olduğu kadar büyüklerin de bayramıydı. Hafta sonları, dede
evinde kahvaltıyla başlayıp, gece yatısıyla sürecek konukluk günleriydi torunların. Dedenin birbirine
ulanıp gece yarılarına uzayan masalları, anneannenin tadından yenmez börekleri, çörekleri ayrıcalıklı
konuklar gelmeden hazır olurdu.

O cumartesi de yükte hafif, pahada ağır misafirler üçüncü kata kucakta çıktılar. Bilgesu Vahide’nin,
Kerem Hüseyin’in kısmetiydi. Torunların kahvaltıya iştahla yumulmasını kendi boğazlarından
geçmişçesine hazla seyrettiler. Kahvaltıdan sonra anneanne sofrayı toplarken Kerem dedesiyle aşağı
indi. Nisan ortasının serinliğin yerini Mayıs ılıklığına bırakmış gibiydi.

Sıcakta gölge, soğukta barınak, meyvesiyle çıtırdak olmanın ötesindeki marifetleri saymakla bitmez
ceviz ağacının. Yıl yıla ulanıp gövde kalınlaştıkça mobilyacıların kesip biçmeye, ustaların işlemeye
doyamadıkları eşi bulunmaz bir hazine olup çıkar. Bunların hepsini kulak arkası edip kibirlenmeyen
ceviz ağacının kimseyle paylaşmayıp gizlediği bir sırrını da biz deyiverelim. Her bahar çocuklara ayırıp kem gözlerden sakladığı şıvgınlarıyla ter kabuk meyvesinden daha çok övünür. Su yürüyen şıvgınların en düzgünü küçüklerin hakkıdır. Kaç güz anadan üryan soyunup, kaç bahar gelin gibi gönenmiş koca ceviz, çocuklara ayırıp, gönüllüce verdiği şıvgının yarasını çabucak onarır. Düdüklük filiz kesilip gövdeden ayrılırken uf bile demez.

Hüseyin Dede’nin kardeşi (amca dede) bahçe duvarına tırmanıp uzandığı filizi usulca keserken içten
içe sevindi koca ceviz. Kerem, ilk kez onun dalından çıkarılacak düdüğü öttürecekti. Amca dede,
incitmeden filizini alırken; “ Kusura bakma, bağışla beni. Bu da Kerem’in hakkı “ diye fısıldadı. Koca
Ceviz, âdemoğlunun anlayamayacağı ağaç dilince; “Zulamda her zaman çocuklar için sakladığım
birkaç filiz bulunur. En süygünü sizin kısmetinizmiş. Helali hoş olsun Sarıman Kerem’e” diye yanıtladı
Amca dedeyi. Elinde filizle duvardan inen amca dedenin ardından hep birlikte iki sokak aşağıdaki
parka yöneldiler. Kerem, Amca dedenin elindeki ceviz dalına merakla bakıyor, ne yapacaklarını anlamaya çalışıyordu.

Hüseyin dede, parka varınca filizi kardeşinden alıp ilk gördüğü banka oturdu. Ucunu kesip güzelce
düzlediği ceviz dalının kabuğunu 10 santim aşağıdan fırdolayı çizdi. Tepeye yakın yerden ağız kısmını
özenle keserek biçimlendirdi. Çakının sapıyla, cevizin çepeçevre çizdiği kabuktan yukarısını hafifçe
dövmeye başladı. Çizgiden yukarısı suyunu verip iyice yumuşayınca dövme işi bitti. Çakıyı yere bırakıp,
sağ eliyle çizgiden aşağısını sıkıca tutarken sol eliyle yukarısını ters istikamette çevirmeye başladı.
Dedesinin her hareketini dikkatle izleyen Kerem, çepeçevre kesilen yerden yukarıdaki kabuk tulum
gibi çıkarken, altta bembeyaz gövdenin kalışına şaşakaldı. Dede, kavından çıkan yılan misali bembeyaz
kalan dalda damak açıp, nefes üflerken havanın girip çıkacağı girintileri biçimlendiriyordu.

Her köy çocuğu babasından, atasından bir kez gördüğünü unutmaz sonrasında oyuncağını kendisi
yapar. Hüseyin Dedenin elinde işlediği ceviz dalı, ona çok eskilerde kalmış tasasız çocukluk günlerini,
ata yurdunu hatırlatmış, Hızır Nebi misali, İstanbul’dan yüzlerce kilometre öteye, Kastamonu, Araç, Yukarı Yazı Köyüne götürmüştü. Babası Tahsin Çavuş’tan el alıp, Yazı Köyün yazısında yaylasında,
kırında bayırında cevizinden, söğüdünden her bahar kaç kez çıkarıp çaldığı, neredeyse unuttuğu
düdüğü yıllar sonra ilk kez torunu için yapacaktı.
Kerem; “ Dedeciğim ne yapıyorsun?” diye seslenmese, Hüdaverdi Parkı’nda düdük çıkarırken, canlanan çocukluk anılarının ardından uzanıverdiği Yazı Köy gezisi epey uzun sürecekti. Biz, artık suyu
çekilmiş, uzun kış uykusuna hazırlanan son güz ağacı gibiyiz. Torunlarımız Kerem, Bilgesu, Ege, Lara,
su yürüyen birer ilkbahar filizi diye düşündü. Yürüyen suyla büyüyüp serpilecekler, meyveye
duracaklar, gölge verecekler, ana babalar mürüvvetlerini göreceklerdi. İnşallah hayırlı evlatlar olurlar diye iç geçirdi.

Zamandan, mekândan kopup uzak geçmişin anılar deryasına dalıvermişti. Unutulmuş anıların bölük
pörçük parçaları göz önünden, bellekten yıldız kayar gibi geçiveriyor, seneler saniyeler içinde
tamamlanıp bir sonrakiyle yer değiştiriyordu. Anılar deryasında keyifle kulaç atarken işi de aksatmadı.
Bir iki perdahtan sonra düdük tamamdı. Ağzına alıp olanca nefesiyle üflerken, Tahsin Çavuş’un
kendisine yaptığı ilk düdüğün heyecanını duydu. İlk üfleyişte ses gelmeyince canı sıkıldı. Birkaç kez
daha denedi. Ses istenilen tizlikte değildi. Kabuğu çıkarıp gövdeyi biraz daha üştü, damağı düzleyip
yeniden denedi.

Kerem’in sevinç çığlığı, iki eliyle düdüğe uzanırken; “Dedeciğim bana ver. Hadi, hadi, çabuk” yakarışı
imalatın mükemmelliğini gösteriyordu. Dedesinden aldığı düdüğü olanca nefesiyle üflemeye başladı.
Bir iki kısık, kesik öttürüşten sonra sınama yanılma yoluyla doğrusunu çabucak öğrendi. O anda, parktaki çocukların, havadaki martıların, sokaktaki insanların, çok ötelerdeki evlerde oturanların
tekmilinin kendisini seyrettiğini, işi gücü bırakıp kulak verdikleri düdüğünün sesiyle mest olduklarını
düşündü.

Evin bulunduğu Hüdaverdi Sokağına girdiklerinde düdüğü daha bir hızlı öttürmeğe başladı. Bakkal
Emin Amca, Berber Murat, Sucu, tekmil komşular, mahalle çocukları, kapılara insin, pencerelere
yığılsın, bütün mahalle duysun, düdük çalışını seyretsin istiyordu.

Eve yanaştığında olanca nefesiyle üflemeye başladı. Boyun damarları büsbütün çıkmış, ağzında
tuttuğu nefesten avurtları şişmişti.

Apartmandakilerden önce Koca Ceviz duydu filizinden yapılan düdüğün sesini. Koca gövdesi köklerinden çim çim dallarına, en uçtaki yaprağına kadar sevinçle
titredi. Dünyanın en güzel düdüğünün en güzel sesi hiç dinmesin istiyordu.

Bende ne filizler var. Yeter ki çalacak Keremler olsun diye iç geçirdi. Mahallenin çocuklarını, geriden gelecek Keremleri düdüksüz bırakmamak için, bahçedeki diğer ağaçların tanıklığında o gün bir kez
daha ant içti.




hukukçu, yazar


İstanbul Barosu Genel Sekreteri



1952 yılında Kastamonu Araç Yukarı Yazı Köyü’nde doğdu. Çorum Öğretmen Okulu’nu, Erzurum Kazım Karabekir Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü bitirdi. Türkçe-edebiyat öğretmenliği yaptı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Serbest avukat olarak çalışmaktadır. Yeni Hayat ve Ufuk Ötesi dergilerinde yazdı.

ESERLERİ:
Türk Kalesi Yıkılırken
Hüseyin Özbek
Toplumsal Dönüşüm Yayınları İstanbul 2004

Eser Türk Kalesi Yıkılırken Hüseyin Özbek’in Yeni Hayat ve Ufuk Ötesi dergilerinde yayınlanan yazılarından oluşmaktadır. Esere ismini veren yazı Mekke’de bulunan Ecyad Kalesi’nin Suud yönetimi tarafından yıkılması üzerine yazılmıştır.




İNGİLİZCE NİNNİLERLE
Uyutayım Seni
Büyüteyim Seni
Eğiteyim Seni
Kum Saati Yayınları
İstanbul 2007

15 Eylül 2006 tarihli Yeniçağ Gazetesi”nin haberine göre, Çukurova Üniversitesi Dış İlişkiler Birimi Başkanı Prof. Dr. Erbuğ Keskin’in geliştirdiği “Ninni İle Dil Eğitimi Projesi” iyle bebekler uykuları gelince ninnileri CD’lerden başka bir dilde dinleyerek, önce yabancı dil öğreneceklermiş. Yabancı dil kavramını beşikte geliştirmek amaçlı çalışmaya Kıbrıs Rum kesiminin de ortak olduğu, AB’nin 320.000 Euro ile projeyi desteklediği belirtiliyor.

İlginç habere devam edelim: “ Prof. Dr. Erbuğ Keskin Türkiye’nin diğer ülkeler gibi AB fonlarına parasal katkı sağlamasına rağmen, havuzda biriken fonlardan proje yetersizliği nedeniyle yeterince yararlanamadığını, birim bünyesinde yapılan çalışmalarla bu sorunu aşmaya çalıştıklarını söyledi. Keskin projedeki amacın, yabancı dil öğretmekten ziyade bu kavramı beşikten itibaren geliştirmek olduğunu, bu nedenle çalışmanın olumlu sonuçlar vereceğine inandığını belirtti.

Proje koordinatörü Dr. Figen Yılmaz ise AB’ nin “Lingua-(Dil Öğrenimi ve Öğretimi)” programı kapsamında hazırladıkları projede amaçlarının ninniler sayesinde bebekler ve küçük çocukların yabancı dillerle tanıştırılması olduğunu söyledi. AB Komisyonuna sunulan 139 proje arasında ilk etapta “tam teklif” hakkını kazanan 30 proje arasında yer alan ve ardından “en iyi ilk 8 “arasına giren çalışmaya İngiltere, Danimarka, Yunanistan, Kıbrıs Rum kesimi, Çek Cumhuriyeti ve Romanya’ nın ortak olduğunu ifade etti.

Proje kapsamında, çalışmalara ortak ülkelerin ninnilerinin derleneceğini ve veri tabanı oluşturulacağını ifade eden Yılmaz “Bunun yanı sıra bir de web sayfası hazırlayacağız. Bu proje, çocuklarda yabancı dil kavramının erken başlamasını sağlayacağı gibi yetişkinleri de dil öğrenmeye teşvik edecek” dedi.”

Bilimsel araştırmalar bebeğin doğumdan önce ana karnındaki gelişme süreciyle birlikte kişiliğinin, kimliğinin, psikolojik, psişik yapısının da şekillendiğini ortaya koymuştur. Ana- babanın genetik özelliklerinin, kişilik yapılarının yanında, doğum öncesi süreçte ananın beslenmesinden, aile içi, çevresel, toplumsal yaşantısına kadar pek çok nedenin bebeğin kişilik oluşumunu etkilediği belirtilmektedir.

Bebeğin bu süreçteki kişilik oluşumunu; ana baba arasındaki sevgi, kavga, iletişim, yaşanılan çevre, mevsim, toplumsal ortamın belli oranda etkileyeceğini araştırmacılar doğrulamaktadır. Konuşulan dil, dinlenen müzik, karşılıklı konuşmalarda sese yansıyan söz titreşimleri, yine ana karnındaki bebenin ruhsal oluşumunun etkenleridir. Doğum öncesinde anayı fiziksel, duyusal, ruhsal olarak tanıyan bebek, dünyaya geliş sonrası süreçte ten kokusu, ter kokusu, beden sıcaklığı, ses özelliği, psikolojik boyutuyla ana algılamasını geliştirir.

Anaya özgü sevgi yüklü ninniler kulaktan beyne, bilinçaltına uzanır. Bebek ana dilinin büyülü titreşimini, ana sütünün doyumsuz hazzını, öz dilinin unutulmayacak kimyasını süt kokan hücrelerine, beynine, bilinçaltına nakşeder. Büyüdüğünde ana dilini konuşurken, dinlerken, bir sözün, bilinçaltındaki bir sesin tetiklemesiyle, saf özgürlüğün, masumiyetin altın çağına, ninni yıllarına, iç dünyasında doyumsuz yolculuklara çıkabilir. Bebe kulağının bir kez duyduğu söz, sonraki dönemde hiç kullanılmayıp unutulsa bile, yıllar sonra dile gelmesiyle, o sözün ilk olarak beynimize, belleğimize nakşedildiği dönem ayrıntılarıyla gözümüzde canlanıverir. Bazen bir ses, bir koku, bir esinti, bir ezgi, yaşadığınız anla çocukluk dönemleriniz arasında hayali cihan değer gelgitlere yol açabilir.

Kişiliğin mayasını oluşturan ana dilin yanında, yaşanılan coğrafyayı vatan yapan gizemli ruh, ülkenin doğasının, havasının , suyunun, kısacası bize özgü her şeyin sihirli kimyası da bu süreçte yavruya geçer.

Milletiyle ortay paydayı oluşturan aidiyet duygusu, ulusal kodlar da yukarıda anlatılan süreçte gelişir. Ana babadan geçen genetik özelliklerin yanında kişiliğin gelişim sürecinde yukarıda bahsettiğimiz etkileşim çevresel ve toplumsal boyutta sürerek sonuçta bireysel ve toplumsal özellikleriyle kişilik tamamlanmış olur.

Yukarıda anlatılan süreç doğal seyrinde sürmüşse, kişi çok uzun bir süre ailesinden, çevresinden, ulusundan ülkesinden ayrı düşse bile; derin bilinçaltına kazınan esas kişiliği, ulusal aidiyet duygusu asla kaybolmaz, en ufak bir etkenle ortaya çıkıverir.

Nasıl mı ? Ünlü Kazak Türk”ü, düşünür, şair Muhtar ŞAHANOV ile Kırgız Türk”ü yazar Cengiz AYTMATOV “un söyleşilerinden oluşan “ŞAFAK SANCISI” ndan bir alıntı yapalım:

“ŞAHANOV: İnsanoğlu dünyaya geldiği andan sağını solunu tanıyıp ayaklarını sağlam basacağı ana kadar onu eğiten de eleştirerek doğru istikamete yönlendiren de ortamdır.

Kızılkum Çölünde deve dikeni denen bir bitki var. Bu bitki kavurucu sıcaklarda bile yemyeşil renkte, kökünü kırk kulaç derinliklere, toprağın altına saldığı gibi çölleri süsler.Tam tersine kanbak ise- kökü toprağın yüzeyinde olduğu için- esen rüzgarın, göçen kumun istikametinde yuvarlanmaya devam eder. Köklülük ( soyluluk )ile köksüzlüğün farkı işte bu kadar

AYTMATOV: İnsanlar da aynen bu misalde olduğu gibi. Tanrıdan gelecek kuşaklara devedikeninin derin köklerinin kaderini vermesini, yolu, yönü belirsiz kanbak”ın anlamsız hayatından uzak etmesini dileyelim. Kanbak gibiler toplum için her zaman tehlikelidir.

Halk arasında, düşmana tutsak düşen çocuk hakkında bir efsane anlatılırdı. Aradan uzun yıllar geçer, çocuk büyür, bu arada doğduğu yeri ( göbek kanının damladığı yeri) ana babasını, tek kelimeyle özünü unutmaya başlar. Kendi benliğinden sıyrılarak yabancı ülkenin her şeyini özümser. Aklını ve iradesini kullanarak tutsak olduğu ülkenin yöneticiliğine yükselir. Günlerden bir gün, doğduğu köyden gelen kervan ata yurdun toprağında yetişen bir deste jusanı ( hoş kokulu kara iklim şartlarında bozkırda yetişen bir bitki ) yaşlı yöneticiye sunar. Jusanı kokladığı anda gözünün önüne çocukluk yılları ve kırlarda lale topladığı günlerin tatlı anıları gelir. Gönlünün derinliklerine gömdüğü anıları canlanır, gözyaşlarını tutamaz. Artık onu hiçbir kuvvet durduramazdı. Çoğu insanın hayalini süsleyen tahtını anında terk eder. Devlete, servete dönüp bakmadan atına atladığı gibi ata yurduna doğru dörtnal sürer.”

Prof. Dr. Keskin” in projesi, bebeğin kişiliğinin, kimliğinin oluşma çağlarında, henüz konuşamadığı, ama her şeyi algıladığı bir dönemde kişisel ve ulusal özelliklerinin oluşmasına insanlık dışı bir müdahaledir. Ana dilinin sıcaklığıyla benliğine sinecek, belleğine yerleşecek ve içselleşecek bir algı bütünlüğü yerine, kişilik parçalanmasına yol açacak, insanlık dışı, bilim dışı, ülke ve ulusuyla kültürel ve duyusal paydayı yok edecek bir cinayet girişimidir.

Genetik özelliklerine, ulusal kimyasına, bilinçaltına yapılacak bu insanlık dışı müdahale sonucu en başta ailesine, ulusuna karşı yakınlık duygusu kaybolmuş çağdaş mankurtlar yaratılacaktır. Ana diliyle birlikte şırınga edilen yabancı dilin zehirli karışımı ortaya çağdaş Robinsonların gönüllü köleleleri Çağdaş Cumalar çıkaracaktır.

Prof. Dr. Erbuğ”un projesiyle yabancı ninni ve yabancı müzikle uyutulacak Türk bebeleri yabancı dil mi öğrenecekler; yoksa Ashabi Kehf” misali ebedi uykuya mı yatırılacaklar ? Bir diğer söylemle Türk olarak uykuya yatıp İngiliz olarak mı uyanacaklar ? Adları Ayşe, Fatma, Hasan, Hüseyin, ruhları, kişilikleri George, Susanna, Angela, Michael” a dönüşmüş; karnında yattığı, sütün emdiği anasına, atasına, İngilizce ninniden nasiplenmemiş birkaç yaş büyük kardeşine tamamen yabancılaşmış yaratıklar mı ortaya çıkacak?

Nevropsikoloğlar İnsan bilinçaltının inanılmaz bir hızla gürültü, ritim ve saldırgan sesleri benimsediğini belirtiyorlar. Bu tür uyku seanslarıyla, bebeğe verilecek hipno seslerle, tamamen yabancılaşmış kişilikler oluşturulmak amaçlanmaktadır.

Cengiz Aytmatov”un GÜN OLUR ASRA BEDEL romanında;” savaş tutsaklarının kafasına geçirilen yaş deve derisinin sıcağın etkisiyle giderek daralıp, beyne yapılan baskı sonucu tutsağın ilini, obasını,boyunu, kişiliğini, kimliğini unutması ve mankurt haline gelen kölenin efendisine ölesiye hizmeti” anlatılıyordu.

Çağdaş mankurtlaştırmada deve derisine gerek kalmadığı anlaşılıyor. Deve derisinin yerini “Sömürge İngilizcesi” alıyor !

Osman Nuri Koçtürk SESSİZ SAVAŞ adlı eserinde 1960” lı yılların Irak”ında tanık olduğu bir olay anlatır: “Halk sinemada İngiliz filmi izlemektedir. Filmin bir sahnesinde İngiliz Ulusal Marşı söylenmektedir. İstisnasız tüm seyirciler emir almışçasına hep birden ayağa kalkarlar ve marşı sonuna kadar esas duruşta dinlerler !” Manda idaresi altında tuttuğu Irak”tan resmen çekildikten yıllar sonra bile, dilini ve kültürünü şırıngalayarak oluşturduğu kölelik ruhunun yaşaması İngiliz emperyalizminin başarısıdır.

Yabancı orduların fiili işgalinde bulunmayan ülkemizde, ABD ve AB”nin ekonomik, finansal, kültürel işgalini ebedileştirecek, İngilizce ninnilerle büyüyen gönüllü kölelerin yetiştirilmesine sıranın geldiği anlaşılıyor.

Analarımızın ninnileri ulusumuzun geçmişten geleceğe süren tarihsel yolculuğunun her türlü birikiminin bilinçaltımıza saklanan, bizi millet yapan değerler toplamıydı. Ulusal bilincimizi oluşturan, Yemen”den Tuna”ya, Kafkasya”dan Cezayir”e salınan gönül coğrafyamızın, iç zenginliğimizin, hüznümüzün, sevincimizin, kaygımızın, umudumuzun bileşkesiydi ninnilerimiz. Yine ninnilerimiz allı gelinliğini, kendince en mahrem şeyleri, doğan çocuklarının ilk zıbınlarını, soraklarını, askere giden oğlun göyneğini, hanesinden telli duvaklı gelin çıkardığı kızının saçını saklayan anamızın çeyiz sandığıydı.

İngilizce ninnilerle yok edilmek istenenin bir ulusun toplumsal hafızası ve geleceği olduğu unutulmamalıdır.
9 Aralık 2006
Av.Hüseyin Özbek

1)Cengiz AYTMATOV:GÜN OLUR ASRA BEDEL-CEM Yayınevi
2)C. AYTMATOV - M. ŞAHANOV: ŞAFAK SANCISI-DA Yayınları
3)O. Nuri KOÇTÜRK: SESSİZ SAVAŞ




YORUM

Rus Abidesi'ne Hayır!

İstanbul Barosu Genel Sekreteri Av.Hüseyin Özbek yazdı:UTANCI ANITLAŞTIRMAK

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 3 Aralık 2012’taki İstanbul ziyaretinde ekonomi, bilim, güvenlik ve kültür alanlarını kapsayan 11 ayrı anlaşma imzalandı. Bunların İlki iki ülke topraklarına defnedilmiş askerlerin anısına yapılacak anıt mezarlara dair işbirliği anlaşması. Rusya’nın Krasnoyarsk kentinde 1915’te inşa edilen Troitski Mezarlığında yatan esir Türk askerlerinin anısına 1915 yılında inşa edilen, şimdi harap vaziyetteki anıtın düzenlenmesine karşılık , Rus tarafı da 1877-1878 Türk –Rus savaşında ölen askerlerinin anısına Ayastefanos’ta ( Yeşilköy ) yapılan San Stefano Kilisesi’ni yeniden inşa edecek.

Krasnoyarsk’ta Sibirya’nın soğuk toprağına defnedilen Mehmetlerin Birinci Dünya Savaşında Kafkas cephesinde Ruslara esir düşüp, Anadolu’dan binlerce kilometre uzaklıktaki esir kamplarında vatan hasreti çekerek hayatını kaybedenler olduğunu okurlarımıza hatırlatalım. Yeşilköy’de zafer anıtı olarak inşa edilen San Stefano kilisesinde kemikleri toplanan Rus ölülerinin ise 1877-1878 savaşında hayatını kaybedenler olduğunun altını çizdikten sonra 93 Harbine getirelim sözü.
Rusya, 24 Nisan 1877’deki savaş ilanının ardından Osmanlı’ya iki cepheden saldırır. Eski takvimle 1293’te başladığı için 93 Harbi de denen kapışmanın bedeli bizim açımızdan çok ağırdır. Doğu cephesinde Gazi Ahmet Muhtar Paşa komutasındaki Türk Ordusu başlangıçta kısmi başarılar kazansa da Rus Orduları 15 Ekim 1877’de Alacadağ savunma hattını yarar. Cephe çöker, Ordu Erzurum’a çekilir. Rusların teslim teklifi kabul edilmeyip direnme kararı alınır. Aziziye ve Mecidiye tabyalarındaki kanlı boğazlaşmada ( 8-9 Kasım gecesi ) başta Nene Hatun olmak üzere Erzurum halkı ordusuna arka çıkar, Ruslar püskürtülür. Savaşla alınamayan gazi kent, 31 Ocak 1878 Edirne Mütarekesiyle Ruslara teslim edilecektir.

Rusya, Balkan cephesinden Osmanlı topraklarına saldırmak için özerk bir Prenslik olan Romanya ile anlaşır. Rus orduları Tuna’yı kolayca aşar. Rusların Balkan sıradağlarının en stratejik noktası Şıpka geçidini ele geçirmesi üzerine ( 19.07.1877 ) Tuna Cephesi Batı Komutanı Osman Paşa’ya Plevne’yi savunma görevi verilir. Gazi Osman Paşa Plevne’yi şehri kuşatan üstün Rus ve Romen kuvvetlerine karşı 5 aya yakın ( 19.07.1877-10.12.1877 ) bir süre savunur. Rus ileri harekatını geciktirir. Plevne’nin düşmesinin ardından 20 Ocak 1878’de Edirne teslim olur. Ruslar için artık İstanbul yolu açılmıştır!

93 Harbi’nin en önemli sonuçlarından biri Balkan Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Bulgaristan’ın Osmanlının elinden çıkmasıdır.Bundan sonraki hedef Osmanlı egemenliğinin Rumeli’nde tamamen son bulması, yani Türklerin Avrupa’dan çıkarılmasıdır! Savaş sırasında Bulgarların, Rusların da onayı, hatta teşvikiyle Müslümanları yok etmek, göçe zorlamak için yaptıkları katliamlar bu amaca yöneliktir.İstanbul ilk kez yoğun bir göçmen akınına uğrar. Dersaadet ahalisi sonraki yıllarda sık tanık olacağı yerinden yurdundan edilmiş perişan muhacir kafilelerinin şaşkınlığını yaşamaktadır.

Osmanlı hükümeti büyük devletlerden barış için aracı olmalarını ister. Umduğu desteği bulamayınca II.Abdülhamit Rus Çarı’na telgraf çekerek barış talebinde bulunur.Çar, Osmanlı sultanına Rus Orduları Başkomutanı Grandük Nikola ile görüşmesini tavsiye eder! 31 Ocak 1878’de Edirne Mütarekesi imzalanır. 3 Mart 1878 Ayastefanos ( Yeşilköy ) ön barışı ile belirlenen çerçeveye göre Karadağ, Sırbistan, Romanya bağımsız olacak, Osmanlı Rumeli’sini ikiye bölecek biçimde Özerk Bulgar Prensliği kurulacak, Bulgaristan’da Osmanlı askeri olmayacak, Bosna-Hersek Avusturya’ya, Beserabya, Kars,Ardahan, Batum,Doğu Beyazıt Rusya;ya,Dobruca Romanya’ya verilecek, Rusya’ya 400 milyon Ruble savaş tazminatı ödenecek, Girit, Teselya, Arnavutluk, Doğu Anadolu’da ıslahat yapılacaktır.
Kuvvetler dengesini Rusya lehine esastan değiştiren Ayastefanos antlaşmasına İngiltere başta olmak üzere Avrupa devletleri şiddetle karşı çıkar.İngiltere savaş hazırlıklarına başlar, Marmara’ya donanmasını sokar! Uluslar arası bir kongre düzenlenmesi için Rusya sıkıştırılır.1878 Berlin Kongresi Osmanlı’nın Rusya tarafından tek başına yutulmasını çıkarlarına aykırı gören Avrupalı büyüklerin baskıları sonucudur. İngiltere Rusya’ya karşı Osmanlı’nın yanında yer almasının ödülü olarak Kıbrıs’ı ister. Verilmezse de işgal edeceğini söyler! Dost İngiltere’nin şantajıyla Kıbrıs elden çıkar!

Berlin Kongresi (13 Haziran – 13 Temmuz 1878) ile Makedonya Osmanlı’ya iade edilir. Ayastefanos’ta dayatılan Bulgar Prensliğinin toprakları ikiye bölünür.Balkanların kuzeyinde şeklen Osmanlıya bağlı Bulgar Prensliği, güneyinde içişlerinde serbest, başında Hıristiyan bir vali bulunan Doğu Rumeli Vilayeti kurulur. Romanya, Sırbistan, Karadağ bağımsız devletler olur. Bosna-Hersek ve Yenipazar sancağı Avusturya’ya verilir.Sırbistan Niş’i, Karadağ Antivari’yi, Romanya Dobruca’yı, Rusya Beserabya, Kars, Ardahan, Batum’u, İran Hotur’u alır. Yunanistan’ın Teselya’ya, ( 1881 ), Fransa’nın Tunus’a ( 1881 ) el koyması Berlin Kongre’sindeki pazarlıkların sonucudur. Bazı tarihçiler İtalya’nın Trablusgarp’ı işgalini (1911) bu paylaşımın gecikmiş bir parçası olarak görürler.

Balkanların ve Osmanlı Rumeli’sinin büyük ölçüde kaybına yol açan 93 yenilgisinin tek tesellisi -savaşın sonucunu değiştirmese de- batıda Plevne savunmasıyla, doğuda Nene Hatun’la sembolleşen Erzurum halkının yazdığı Aziziye –Mecidiye destanıdır. Buraya kadar açıkladığımız tarih kronolojisinden sonra sözü 93 yenilgisini milletin utanç belleğine kazıyan Ayastefanos Zafer Anıtına getirmenin zamanıdır.

Fetihle birlikte Osmanlı’ya payitaht olan, düşman ayağı değmemiş İstanbul, 1878’de Rus çizmeleri tarafından çiğnenmektedir. Ortodoks dünyasının liderliğine soyunan Rusya, 1453’ün intikamını alırcasına Ayastefanos’ta ordugah kurmuş, bayrak dikmiştir. İslam dünyasının manevi başkenti Ortodoks işgalinin zilletini yaşamaktadır.
Ezeli hasmının göğsüne çöküp gırtlağını sıkan Rusya, görkemli bir anıtla şanlı zaferini ebedileştirmek istemektedir. Eski adı Kalkitarya olan bugünkü Şenlikköy’de temin edilen arsa üzerinde inşa edilecek olan anıt aslında bir Ortodoks Kilisesidir! O günün şartlarında Osmanlı hükümeti bu isteğe boyun eğer ve Rusya’ya karşı savaş tazminatı olarak anıtın giderlerini karşılar.Rus askeri ataşesi Albay Peçkov’un gözetiminde inşasına 1895’te başlanan anıtın mimarı Bozarov’dur. Değişik yerlerdeki Rus mezarlarından toplanan kemikler mahzenlere yığılır.Çar Nikola’nın ressamları, Kilisenin girişindeki aziz tasvirleri ve dini semboller, duvarlarda ölen Rus askerlerinin adlarının işlendiği nişler için 6 ay boyunca durmaksızın çalışırlar.

Anıt 18 Aralık 1898’de Rus Çarının kuzeni Grandük Nikola Nikolayeviç, Fener Rum Patriği ve Osmanlı devlet ricalinin katıldığı bir törenle açılır. Türk halkı için 93 yenilgisinin utancını ve işgali, Ruslar içinse zaferin gururunu simgeleştiren bu aşağılayıcı sembol I.Dünya Savaşı başlangıcına kadar ayakta kalacaktır. Rusya’nın Osmanlı Devletine savaş ilanı ( 2 Kasım 1914 )beklenen fırsatı yaratır. Kilise çanı indirilip askeri müzeye gönderilir. Binadaki eşyalar Polis Müdüriyetine teslim edilir. İkona ve dini eşyaların da Rus rahiplere verilip kilisenin boşaltılmasının ardından 14 Kasım 1914 günü bu utanç anıtı havaya uçurulur.

Kabirlerinde 135 yıldır huzur içinde yatan Plevne şehitlerini, Aziziye’yi Ruslar’a dar eden Nene Hatunları, Kaf dağlarının ardında kalan Anadolu delikanlılarını, bedenleri toprak olmuş Şıpka kahramanlarını ikinci kez öldürecek olan utanç anıtının ihyasına atılan imzalar hiç kuşkunuz olmasın ki Krasnoyarsk’ta yatan şehitleri Sibirya’nın dondurucu ayazından daha çok üşütecektir!

Türk halkının belleğinden, bilincinden çıkarmak istediği geçmişin utanç verici yenilgi sembolünü, kollektif travmayı, psikokültürel çöküşü yeniden tetikleyecek bu aşağılayıcı simgeyi dostluk nişanesi olarak kabullenmek için tarih bilincinden yoksunluğun yanında milli duyarlılığın zerresinden de nasiplenmemiş olmak gerekiyor. Onur kelimesini ömür boyu ağza almamanın yanında anlamını da merak etmemek gerekiyor elbette.





GÖRÜŞ

KARIN “AĞRI” SININ SIRRI
Av.Hüseyin Özbek
17 Haziran 2014 1 Haziran 2014’te tekrarlanan seçimde Ağrı Belediye başkanlığını kazanan Sırrı Sakık, mazbatasını alışının ardından verdiği ilk demeçte utanç abidesi olarak tanımladığı Cumhuriyet Caddesi üzerindeki Hava Şehitleri anıtının kaldırılacağını açıkladı. 1930’larda düşen ve içindeki iki pilotun şehit olduğu uçağın Kürtleri bombalamak için havalandığını iddia eden Sakık; “ Mustafa Muğlalı Kışlası da parlamentodaki tepkiler, halkımızın tepkisi nedeniyle kaldırıldı. Mustafa Muğlalı’nın Muğla’da bir caddede hâlâ ismi var. Biz, bunlara müsaade etmeyeceğiz. Kürt çocukları o abideleri gördüklerinde, ‘eğer çare yoksa yol çaredir’ diyerek kendilerini isyanın adresi olan dağlara atıyorlarsa, barışı inşa edeceksek bunları bir an önce ortadan kaldırmalıyız.

Herkes barışı büyütecek adımlar atmalıdır. Bu kentte buna benzer caddeler var. Kazım Karabekir gibi, onlarcası var. Bu coğrafyanın ruhu ile örtüşmeyen cadde ve sokaklardır, bu tür utanç abidelerinin kaldırılmaları gerekir.” dedi.
Sırrı’nın karın ağrısına yeniden dönmek üzere sözü Cumhuriyet’in ilk çeyreğinde art arda patlayan Kürtçü isyanlara getirmenin zamanıdır.

İsmet Paşa Kasım 1922’ de Lozan Konferansı’na 14 maddelik bir hükümet talimatıyla gider. Talimat’ın ikinci maddesi Musul’la ilgilidir: “Irak sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları istenecek, konferansta başka bir durum ortaya çıkarsa hükümetten talimat alınacak “ . Misak-ı Milli sınırları içinde addedilen Musul, İngilizlerin diretmesi sonucu Lozan’da çözümlenemez. Lozan sonrasına bırakılan Musul için taraflar arasında İstanbul’da 19 Mayıs 1924 tarihinde başlayan müzakere sürerken İngiltere Türkiye’ye ültimatom vererek masadan kalkar. Türkiye Irak sınırının belirlenmesi için İngiltere’nin 6 Ağustos 1924 ‘te Milletler Cemiyeti’ ne başvurusunun ertesi günü Hakkari yöresinde Nesturi ayaklanması başlar!
Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Musul ısrarına İngilizlerin dolaylı cevabı peş peşe patlayacak Kürt İsyanlarıyla verilecektir. Nesturi isyanının ardından 13 Şubat 1925’ te başlayan Kürtçü dinci Şeyh Sait ayaklanmasının ardında yine İngilizler vardır. İsyanın çapı ve yayılma tehlikesi göz önüne alınarak isyan bölgesinde sıkıyönetim ilan edilir. Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarılır. Genç’ te (Bingöl) başlayıp Elazığ’a sıçramasının ardından Diyarbakır surlarına dayanan isyan alınan önlemler ve devletin kararlığı sonucu iki ay içinde bastırılır. İsyanın önderleri yargılanıp çeşitli cezalara çarptırılır.

Şeyh Sait ayaklanmasının en önemli sonuçlarından biri İngiltere’nin Musul konusunda elini güçlendirmesidir. Milletler Cemiyeti’ nin Cenevre’de Musul Komisyonu raporunu ele alacağı 7 Aralık 1925’ te isyancılar Garzan’ın kuzeyinde askeri birliğe cephane götüren kafileye saldırır, Hazro’da bulunan askeri birlik kuşatılır. İngiliz politik geleneğinde tesadüflere yer yoktur! İngiltere, Musul’u isteyen Türkiye’nin kendi ülkesindeki Kürtleri yönetmekten aciz olduğunu cümle aleme göstermek istemektedir. İngiliz kurgulu ayaklanmalarla Türkiye’yi pes ettirmek amacındadır. Zamanlama gerçekten manidardır!

Böyle bir atmosferde yürütülen müzakereler sonucu Milletler Cemiyeti Meclisi 16 Aralık 1925 tarihinde Musul’un İngiltere’ye bırakılmasına karar verir. Dönem koşulları Türkiye’nin İngiltere ile savaşmasına elverişli değildir. Milletler Cemiyeti kararı sineye çekilir. Musul’un Milletler Cemiyeti üzerinden kaybı sonrası 5 Haziran 1926’da Ankara’da Türkiye- İngiltere ve Irak arasında Hudut ve İyi Komşuluk İlişkileri Anlaşması imzalanır. İngiltere’ nin Türkiye’ye yönelik düşmanca davranış ve kışkırtmalarında göreceli bir azalma olur. Türkiye Irak sınır güvenliği belli ölçüde sağlanmış gibidir.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Musul duyarlılığına İngilizlerin cevabı Nesturi, Şeyh Sait, Hazro başta olmak üzere bir dizi Kürtçü isyanla verilmişti. Hatay duyarlılığı ise Fransız kışkırtmalı Kürtçü ayaklanmalar olarak karşımıza çıkacaktır.
1930’ lardan itibaren Kürtçü isyanların arkasında Fransız gölgesi daha belirgindir. Adeta nöbeti İngiltere’ den devralmış gibidir. 1930 Ağrı İsyanı bu bakımdan dikkat çekici özelikler göstermektedir. Fransa’nın arkaladığı, İran’ın bazı hesaplarla göz yumduğu Ağrı ayaklanması, 1930’lardan günümüze uzanan kirli bir ittifakın Miladı olması açısından da ilginçtir. Türkiye’ye karşı Kürtçü Hoybun ile Ermeni Taşnak örgütünün 1930’lardaki ortaklığının 1980’ li yıllarda ASALA PKK dayanışmasıyla yeniden gün yüzüne çıkması sürmekte olan ihanet geleneğinin çarpıcı göstergesidir.

Kürtçü Hoybun örgütü ile Ermeni Taşnak örgütünün Türkiye’ ye karşı ortak mücadelesinin ön hazırlıkları Fransız mandası altındaki Suriye’de yapılır. Britanya laboratuarlarının ürünü Hoybun’un fikir babası Irakta’ ki İngiliz uzmanlardır. Ebeliğini İngilizlerin yaptığı örgütün merkezini Irak’tan Şam’a taşımasıyla birlikte Fransız vesayeti başlayacaktır.

21 Haziran 1928 tarihli anlaşma Hoybun adına Celadet Ali Bedirhan, Taşnak adına Vahan Papazyan tarafından imzalanır. Anlaşmaya göre Türkiye’den koparılacak topraklar üzerinde bağımsız Kürdistan ve Doğu Anadolu bölgesini Kafkasya’ya kadar içine alan, Rize limanıyla Karadeniz’e uzanan birleşik Ermenistan kuruluncaya kadar birlikte mücadele edilecektir. İskenderun körfezi ise Güney Ermenistan’ın limanı olacaktır!

Hoybun - Taşnak ittifakı isyan için Ağrı bölgesini seçmiştir. İsyan önderleri Celali aşiretinden İbrahim Ağa ile 1924’te Türk ordusundan firar edip Irak’taki İngiliz Ordusuna sığınan Yüzbaşı İhsan Nuri’dir. Hoybun, İhsan Nuri’ye paşalık ünvanı vererek Ağrı ayaklanmasının başkomutanlığına tayin eder. Türkiye – İran sınırının mevcut hali ile denetlenememesi asilerin vur kaç taktiği uygulamasını, sıkıştıklarında da İran’a geçmelerini kolaylaştırmaktadır. Türkiye Cumhuriyet’i yurt içinde güvenliğin ihlaline ve sınırlarında yeni bir Makedonya oluşmasına izin vermemeye kararlıdır! Ankara’nın içerde isyancılara, dışarıda kışkırtıcılara karşı ödün vermez tavrı fesat ateşini büyümeden söndürecektir.

Fransız yapımı uzun hikayenin kısacık özetini dönemin İngiliz büyükelçisi Mr. Clerk’in Londra’ya gönderdiği kriptodan okuyalım: “ 1930 yılının ilk aylarında bazı Kürt hareketleri görüldüyse de bunlar kolayca bastırıldı. Nisan ve Mayıs aylarında Ağrı yöresinde ayaklanma çıktı ve asiler İran’dan destek gördü. Türk hükümeti bölgeye 12-15 bin kadar asker yığdı ve uçakların da desteğiyle saldırıya geçti. Bunun hemen ardından Barzani Kürtleri Irak’tan Türkiye’ye girdiyse de temizlendiler. Suriye’den Türkiye’ye girmeye kalkışan Kürtler de geri püskürtüldü.”

Tarihin diyalektiği, Türkiye’nin bütünlüğüne kasteden etnik kalkışmaların manevi mirasçılarının karın ağrısının Ağrı’da yeniden uç vermesinin tesadüf olmadığını göstermektedir. Türk milletinin bağımsızlık sembollerinin birilerinde şiddetli karın ağrısına yol açmış olmasının sırrı iyi anlaşılmalıdır. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin fideliğinde yetişen Hoybun’ cu Celadet Ali Bedirhan ile Taşnak’ çı Vahan Papazyan gibi ihanet simgelerinin anıtlaştırılmasının ilk adımları küstahça atılmaktadır.





GÖRÜŞ

Hüseyin Özbek yazdı:BİR KAYIŞIN TESİRİNDEN BİR KOĞUŞUN TESİRİNE
29 Haziran 2014

“Bir Kayışın Tesiri“ Ömer Seyfettin’in Türk’ün aidiyet duygusunun kaybına ilişkin çarpıcı hikayesinin adıdır. Osmanlı İmparatorluğunun en uzun yüzyılının kısa ömürlü büyük yazarı ( 1886 – 1920 ) çöküş döneminin toplumsal buhranlarını, siyasal çekişmeleri, aymazlıkları kaleme alır. Usta işi kısa hikayeleri dağılma döneminin ibretlik panoraması gibidir. Yüz yıl sonra yeniden çöküş ve dağılma psikolojisinin toplumsal bilinci tutsak ettiği bir süreçte Ömer Seyfettin’e kulak vermenin zamanıdır.

Sözü fazla uzatmadan belden başlayıp beyini kelepçeleyen kayışın hikayesine geçelim; Bir subay arkadaşıyla Eminönü’nde Valide Kıraathanesi’nde oturan yazar, komşu masada kalpaklı, bıyıklı dev gibi bir adamın çetin bir Çerkez şivesiyle karşısındakilere bir şeyler anlattığını görünce dikkat kesilir. Arkadaşına kalpaklının Kafkasya’dan yeni gelmiş bir Çerkez olabileceğini söyler. Zabit gülmeye başlar, yazara tahmininin doğru olmadığını, kalpaklının Çerkez taklidi yaptığını söyler. Yazarımız sandalyeye ata biner gibi oturan, elindeki gümüş savatlı kamçısıyla çizmesinin konçlarına vurarak hiç Türkçe bilmez bir Çerkez fesahatiyle takur tukur konuşan adama bu kez dikkatle bakar. İkna olmamıştır. Arkadaşının alay ettiğini düşünmektedir. Zabit yeminle kalpaklının Harbiye’den sınıf arkadaşı olduğunu, Cuma günleri Çerkez gibi giyindiğini anlatır. Yazarın kalpaklının Çerkez değilse bile Gürcü, Çeçen, Lezgi olup olmadığı sorularının hepsine hayır yanıtı veren dostu; taklitçinin ana tarafından Germiyanzade, baba tarafından mirliva olduğu halde hala dilini düzeltememiş bir Kastamonulu olduğunu söyler. Gerisini hikayeden alıntılayalım;

“ O halde bu Türk niçin herkese kendisini Çerkez zannettirmek istiyor?” diye sordum.
Arkadaşım tekrar bir kahkaha attı; “ Bak sana anlatayım niçin “ dedi.” Bu sahte Çerkez’in adı Mahmut Bey’dir. İdadi ikinci sınıfa kadar hiçbir milliyet iddiası yoktu. O sene ramazan tatilinde bir arkadaşı kendisine Karamürsel’den gayet zarif bir Çerkez kayışı getirdi. Bu kayışı hepimiz gördük. Hakikaten nefisti. Gümüş savatlı tokaları ağır, kayışı siyaha yakın koyu lacivertti. Gümüşten üç büyük sarkıntısı vardı. Mahmut Bey bu kayışı beline taktı.

O günden itibaren Türklerle konuşmamağa, hep Çerkezlerle düşüp kalkmağa başladı. Ertesi sene hiç tanıdığı olmadığı halde sahte tezkere getirterek Karamürsel’den sılaya gitti. Harbiye’ye geçtiğimiz zaman Mahmut Bey Türk şivesini kaybetti. Büyük fedakarlıklar yaparak piyadeden süvariliğe becayiş etti. Zabit çıktığımız zaman Türkçeyi unutmuştu. Ama Çerkezce de öğrenemedi. Öğrendiği mükemmel bir Çerkez şivesiydi. Adını alay için “ Çerkez Mahmut “ takmıştık. O buna kızmaz, hatta iftihar ederdi.”

Zabit, Çerkez Mahmut Bey’in meşhur bir Çerkez paşaya intisap ettikten sonra onunla Kafkasya’ya kaçtığını, milliyetiyle ilgisi olmayan yerleri öz vatanıymış gibi gezdiğini, 2. Meşrutiyetten sonra İstanbul’a döndüğünü, bütün mesaisini Çerkezlik için çalışmaya verdiğini, garip bir şive ile Adige propagandası yapmaya başladığını, babasından kalan serveti Çerkez Tarihi yazacak muhabire adadığını anlatır.

Sözün burasında yine hikaye metnine dönelim;
“ Acaba akrabaları içinde Çerkez filan yok mu? “
Arkadaşım: “ Yok be yahu! Diye elini taş masaya vurdu, halis muhlis Türk diyorum! Hala bir kelime Çerkezce bilmez. Karamürsel’ den getirdiği Çerkez kayışında sanki bir tılsım vardı. O andan itibaren Çerkezlik sevdasına düştü.”

Arkadaşı bir süre daha yazara cesaret abidesi görünümlü kalpaklının geçmişinden gülünç anılar nakleder. O’nun ömründe hiç muharebeye girmediğini, seferberlik zamanını tanıdıklarının iltimasıyla hep cephe gerisinde geçirdiğini anlatır.

Son bölümden alıntıyla bitirelim hikayeyi:

“Biz konuşurken Çerkez Mahmut Bey gülerek, yanındakilerle Çerkezce şakalar ederek kalktı. Büfenin önünde durdu. Para veriyordu. Çantasını pantolonunun cebinden çıkarırken gördüm. Belindeki yirmi sene evvel Karamürsel’den hediye gelen kayışın savatlı gümüş sarkıntıları pırıl pırıl parlıyordu. Türklerin hariçten kendi içlerine gönüllü bir tek “millettaş” celbedecek böyle ehemmiyetsiz kayışçıkları bile olamadığını düşündüm.”

Yüz yıl öncesinin Türklerinin aidiyet duygusunu yok eden kayışları bırakıp, günümüzdekilerin bilincini buharlaştıran koğuşlara gelelim. Hikayenin güncelinden açalım sözü:

Antalya’daki Gezi Parkı protestoları sürecinde Kırmızı Fularlı Kız olarak ünlenen Ayşe Deniz Karacagil, 2 Ekim 2013’ te tutuklandı. 4 ay 6 günü Alanya Mahmutlar L Tipi Kapalı Cezaevinde PKK’ lıların koğuşunda geçen tutukluluğun ardından 6 Şubat 2014’ te tahliye edildi. Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) üyesi olmakla suçlanan kırmızı fularlının tahliye edilir edilmez PKK’ ya katılıp Rojova’ ya ( Kuzey Suriye ) geçtiğine bakılırsa, 4 ay 6 günlük hızlandırılmış koğuş eğitiminden geçirildiği anlaşılıyor!

Yurtdışında yayınlanan Yeniden Özgür Politika gazetesinden, “Kürt özgürlük mücadelesi”ne katılmaya cezaevinde iken karar veren kırmızı fularlının dağdaki adının Destan Yörük olduğunu öğreniyoruz.

Özgürlük savaşçılığı narkozuyla tutsaklık tetikçisine dönüştürülen Yörük kızının nasıl bir atmosferde Kürtçüleştiğinin şifreleri koğuş arkadaşlığında gizli. At ayağı çabuk, ozan dili çevik olur demiş Dede Korkut. Biz Türk olarak girdiği mahpus damından Kürtleşerek çıkan Destan Yörük’ün hikayesini anne, baba ve avukatının ağzından özetleyelim;

Nuray Erçağan kızının PKK’yı tercihinde Alanya Cezaevi’ndeki ilk gününde yaşadığı bir olayın etkili olduğunu söylüyor: “Alanya Cezaevi o kadar soğuk ki, üşüyor. Sürgün gittiği için üzerinde 150 lirası yok ve kantinden battaniye alamıyor. PKK’lı koğuş arkadaşı Serhildan battaniyesini kesiyor ve onunla paylaşıyor. Deniz’in en son okuduğu kitap Diyarbakır Zindanları. Oradaki halkın işkence gördüğünü okudu. Hadi bu kitaba inanmadı. Deniz 4 ay 6 gün boyunca 13 Kürt kızıyla cezaevinde yattı. Onların hikayelerini dinledi ve kendisini onların yerine koydu. Onların savaşına göre kendi savaşımını, bizim Türk soyunun, sosyalistlerin yaşandığı savaşı daha basit gördü. Deniz neden bu kararı aldı. Deniz, “Ben özgürlük savaşçısı olacağım” dedi.”

İşin romantizm boyutunu, sevda faslını yine anneden dinleyelim: “Yine bir Kürt arkadaşına aşık olduğunu söyledi. Ben kendimi Deniz’in yerine koyuyorum. Eğer Küba’da olsaydım Che’ ye aşık olurdum. Gençle tanışmadım. İsmi Memin diye biliyorum. Bir gece ‘ “Aşık olduğum adam, sevdiğim adam” diye bahsetti. O gerillaya katıldı mı bilmiyorum. Ama Deniz’in PKK’ya katılması ‘ O giderse ben de giderim” gibi küçük bir şey değil. Deniz aşk için gitmedi.”

Baba Ömer Faruk Karacagil’e dönelim: “Hapishane onu iki yönlü etkiledi. Antalya’da tutmadılar kızımı götürdüler. 130 kilometre mesafedeki Alanya hapishanesine tıktılar. Orada da PKK’lı 13 kadın arkadaşla tanışmışlar. Kendisi mecburen orada o güzel insanları tanımış. Benimsemiş herhalde düşüncelerini. Bize açmadı ama benimsemiş olmalı ki böyle bir şey yaşandı.”

Son söz savunmanın deyip Av. Hakan Evcin’ le bitirelim hikayeyi; “ Ayşe Antalya’da DHKP-C li bir kişiyle aynı koğuşta kalırken, hiçbir disiplin cezası almaksızın Alanya’ya sürüldü. Alanya’da da tamamı PKK’lılardan oluşan bir koğuşa gönderildi. Biz cezaevi yönetimine itirazda bulunduk ancak kabul edilmedi. Deniz bu esnada koğuşta Kürtçe öğrendi. Onlarla dertleşti ve en sonunda da isyan etti. Böyle olacağı belliydi.”

Buraya kadar özetlediğimiz utanç destanını bırakıp biraz geriye gidelim tekrar günümüze dönmek üzere. Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde de Yörükler dağa çıkmıştı. Çukurova’ ya Fransız, Ege’ ye Yunan gavuru girince Yörük Ali Efe’ler, Demirci Mehmet Efe’ ler, Sarı Zeybek’ ler mavzeri omuzlayıp Torosları, Aydın Dağlarını mesken tutmuşlardı. Gavuru denize dökünceye kadar da inmemişlerdi. Çukurova’ yı, Ege’yi işgalcilere dar eden Koca Yörüklere gün gelip kimi torunlarının, uğruna kan döküp can verdikleri Cumhuriyet’e silah çekeceklerini söyleselerdi inanırlar mıydı dersiniz?

Tekelci sermayenin tekelci medyasının Kandil güzellemelerinin, PKK’ lıların gitar çalan romantik çocuklar olarak modelleştirilmesinin kimi gençler üzerinde geçen yüzyılın Çerkez kayışından daha etkili olduğu anlaşılmaktadır. Vatansız sermayenin dolma kalemlerinin, emeğin yanında, mazlumun safında olması gereken solun ulus devlete düşmanlaştırılmasındaki rolü gözden kaçırılmamalıdır. Emek safından koparılıp sömürge soluna dönüştürülen, vatansızlaşan, bayraksızlaşan bir ideolojik iklim, aidiyet bilinci yok edilen Yörükleri terör örgütüne devşiren istasyon görevini yapmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’ nin kuruluş kodlarının karikatürleştirildiği, ülkenin kurucu liderinin model olmaktan çıkarıldığı bir sürecin sonucunu tahmin etmek çok zor değildir. Geçen yüzyıl başlarının zehirli Mütareke atmosferinin toplumu esir aldığı bir ortamda sivil direniş sanısıyla emperyalizmin Fıratsız, Diclesiz, GAP’sız Türkiye projesinin en son halkası olma görevi verilen Yörük kızı ne yazık ki son örnek olmayacaktır.





GÖRÜŞ

SÖMÜRGE SOLUNUN TURNUSOL KAĞIDI
Av.Hüseyin Özbek yazdı:
7 Ekim 2014 Orhan Veli bir dizesinde “Beni bu güzel havalar mahvetti” der. Kelimeler, şairin hayal dünyasının, ruh ikliminin, sanatsal yaratıcılığının imbiğinden büyülü sözlere dönüşerek süzülür. Biz şimdilik Orhan Veli’yi, Garip akımını, şairane söylemi bırakıp Türk solunu mahveden havalara gelelim. Solun bünyesine sinsice şırınga edilen etnik virüsün ölümcül sonuçlarından bahsedelim.

Siyasal tarih bize solun içinden çıktığı toplumla barışık olması durumunda iktidar seçeneği olacağını göstermektedir. Halkın inanç dünyasıyla, değerler dizgesiyle, kolektif psikolojisiyle kavga halinde ise toplumsal bünyeye uymayan bir siyasal ur misali dışlanıp tecrit edilmektedir.

Marksist öğretiye göre işçi sınıfının politik örgütünün öncüsü sosyalistlerdir. Solun yükseliş ve yayılış yıllarının Türkiye’sinin sosyalistlerinin genel özelliği de bu teorik çerçeveye uygundur. Antiemperyalizm ve antikapitalizmin dönem solunun mücadele pratiğine fazlasıyla yansıdığı görülür. Sermayeye karşı emeğin, ağalığa karşı yoksul köylünün, aşiret kastına karşı özgür yurttaşlığın, tekellere karşı milli sermayenin, emperyalizme karşı ulus devletin yanında saf tutulmaktadır. Anlatılanlar Türk solunun Türkiyeli sola dönüşüp ulusuna, ülkesine yabancılaşıp halkıyla ortak paydalarını yitirmediği bir dönemin hikayesidir.
Yukarıda çizilen teorik çerçeveden günümüze bakıldığında görülen nedir? Emperyalizmin post modern Sevr’in koçbaşı olarak dayattığı etnik kalkışmanın, Fıratsız, Diclesiz, GAP’ sız Türkiye operasyonunun karşısında Türkiyeli solun tutumu nasıldır? Yakın geçmişte “Goo Home Yankee “ sloganı eşliğinde her eylemde ABD bayrağı yakanlar niçin aynı bayrağın gölgesine sığınmaktadırlar?
Bizim solcuların yoksul köylülerin, işçilerin safında verdikleri mücadeleden usanıp, sermayenin kale arkası amigoluğuna soyunmalarının trajikomik öyküsü uzun sürer. Biz en iyisi devrimcileri sömürge solcusuna dönüştürüp emek cephesinden sermaye kuyrukçuluğuna savuran etnik virüse getirelim sözü.

Sovyet sisteminin çöküşünü takiben küresel kapitalizmin neo liberal radyasyonunun bizimkilerin bünyesindeki tahribatı ağır oldu. Halkanın ilk çözülenleri yerlilik ve millilik özelliği taşımayanlardı. Bu türden solcu eskilerini sistemin Türkiye’ye biçtiği role uygun sivil toplumculara dönüştürmek zor olmadı. Türkiye’nin ulus devlet kurgusunun, üniter yapısının çözülmesinde ihale verilecekler arasında en düşük bütçe ile devşirilmeye hazır kesim onlardı. Sömürge solunun ulus devlet karşıtı cepheye ilticasının şifresi ulusal bilinci buharlaştıran gayrı milli yazılımdadır. Uluslar arası her ihtilafta karşı tribüne geçip Türkiye’yi suçlamaları aidiyet duygusunu yok eden gayrı milli yazılımın sonucudur.

Sözü daha fazla uzatmadan sorunun can alıcı noktasına gelelim. Felsefi temellerine, var oluş nedenine tamamen ters, sermayeye tam bir teslimiyet anlamına gelen teorik ve pratik duruşa rağmen niçin sol etiket, sol söylem tercih edilmektedir? Cevap basittir: Türkiye’nin etnik ve mezhepsel parselasyonuna, halkın bir arada yaşamasını olanaksızlaştıran çözülme sürecine soldan onay ihtiyacı! Türkiye’yi mezbahaya çevirecek etnik ve mezhepsel kamplaşmayı sivilleşme olarak kutsayan sömürge solundan alınacak meşruiyet vizesi!
6-7 Ekim 2014’ te provası yapılan etnik kalkışma karşısında sermaye ile sömürge solunun eşgüdümü yukarıda anlatılanları doğrulamaktadır. Tekelci sermaye medyasının ekranlarıyla, sayfalarıyla maç öncesi ısınma hareketleri misali ucu gösterilen büyük kalkışmayı masumiyet makyajıyla sunmadaki başarısı not edilmelidir. Ülkenin Güneydoğu’suyla sınırlı kalmayıp metropollere sıçrayacak etno feodal kalkışmanın sivil tepki ambalajıyla pazarlanması sömürge soluna yapılan yatırımın boşa gitmediğini göstermektedir. Sonuç olarak mafyanın kara parayı aklayıp sisteme dahil etmesiyle sömürge solunun etnik kalkışmayı sol makyajla meşrulaştırması arasında bir fark bulunmamaktadır.
Ülkesine, ulusuna sırtını dönmemiş, halkıyla ortak paydalarını yitirmemiş, iddiasını ve onurunu kaybedip sisteme kapılanmamış sol oluşumlar elbette bu eleştirilerimizin dışındadır. Fakat Türk solunun acilen bir ideolojik temizliğe ihtiyacı olduğu da açıktır. Emek mücadelesinin sıra neferliği yerine ülkeyi etnik boğazlaşmanın cehennemine çeviren bir kumpasın değnekçiliğini tercih edenleri tarih asla bağışlamayacaktır.

Ülke bütünlüğüne yönelik etno feodal kalkışmaya yapılan sol makyaj ne yapılırsa yapılsın tutmamaktadır. Akıp giden boyanın ardındaki tiksindirici foya ansızın ortaya çıkıvermektedir. Bölge coğrafyasındaki kadim adlar yerine sömürge solunun parolasına dönüşen etnik tanımlar aynı makyajın algı boyutu ile ilgilidir. Politik terminolojisinden kapı dışarı ettiği emeğin sömürüsü, artı değer, sınıf dayanışması yerine Dersim, Kobani, Roboski, Rojova sözlerini yükselen değer olarak sunma gayretkeşliği hiç kuşkusuz sömürge solunun ibretlik turnusol kagıdı olarak tarihe geçecektir.

Bizim sefil solun, ebeliğini emperyalizmin yaptığı postmodern petrol despotluğunu bölgenin İsviçre’ si, sistemin kurguladığı etnik kalkışmayı devrim olarak yutturmaya yönelik fazla mesaisini siyasi tarih kuşkusuz ki hak ettiği şekilde değerlendirecektir.





GÖRÜŞ

Av.Hüseyin Özbek yazdı: İnce Memet Yandaşlığından ABDi Ağa Yanaşmalığına
16 Ocak 2007

Fransa, soykırım inkarının cezalandırılmasına ilişkin yasayı çıkarmanın arifesinde İstanbul’da Fransız Sarayında düzenlediği törenle, Yaşar Kemal’e 17 Aralık 2011 tarihinde “Grand Officier-Büyük Subay” ödülü verilmişti.

Fransa 1984 yılında ise Yaşar Kemal’e Légion d’Honneur Nişanı’nın “Commandeur” (Komutan) ödülünü vermişti.

Onur Ödülünü yazarın yakasına takan general Afganistan’daki Fransız birliklerinin komutanı bir generaldi.

Yaşar Kemal’ in İnce Memet romanında Çukurova’nın yoksul köylülerinin sömürü düzeninin simgesi Abdi Ağa’ ya karşı destansı mücadelesi anlatılır. Türkmen boylarının geleneksel kültür havzası Torosların, Çukurova’nın destanlarını, ağıtlarını, her türlü folklorik ürününü derleme sürecinde edindiği dil ve anlatımın yazarın romanlarına yansıdığını görürüz.

Topraklarına el koyup adeta köleleştirdiği köylülerin Abdi Ağa’ ya ırgat, yarıcı, maraba olmak dışında bir seçenekleri yoktur. Abdi Ağa’ nın yarıcılarından biri deİnce Memet’ tir. Gelişen olaylar sonucu silaha sarılıp Toroslara çıkan eşkıya İnce Memet çukurdaki yoksulların umudu, Abdi Ağa’ nın korkusudur. At ayağı çabuk, ozan dili çevik olur, biz romanın sonuna gelelim: İnce Memed Abdi Ağa’ yı cezalandırır, topraklarını da yoksul köylülere taksim eder.

Toroslara doğru atını sürüp karlı zirvelerde imi timi bellisiz olan İnce Memet, Türkiye’ de solun yükseliş sürecinde roman sayfalarından çıkarak ezilenlerin destansı simgesine dönüşür. İnce Memet tiplemesi ezilen emekçinin, ağa kapısındaki yoksul köylünün direnişinin, Abdi Ağa ise sömürünün sembolüdür artık.

Teorik olarak köylüyü sömüren ağa, işçiyi sömüren burjuva karşıtlığı yoksullar açısından olması gerekendir. Sınıfsal konumu gereği ezilenin yanında olması gerekirken sömürüye hizmet edenler tarih boyu var olagelmiştir. Abdi Ağanın yanaşmalığını tercihle, İnce Memet’ le birlikte saf tutmak olarak ta niteleyebiliriz bu durumu.

Yaşar Kemal okurlarını İnce Memet safına yönlendirir. Roman sayfaları içinde kaybolan okurlar Anavarza’ da köylülerle birlikte çakırdikeni yakıp, Abdi Ağa’nın evini basar, İnce Memet’ le at sürer, Ağanın yanaşmalarına lanet okurlar. Edebiyatın gücü burada ortaya çıkar:
Bazı roman kahramanları yazarından daha çok ün kazanır. Bir karakter tanımı olarak, bir simge olarak insanların, insanlığın ortak değerlerine dönüşür. Türk okuru için İnce Memet bu tanımlamaya fazlasıyla uymaktadır.

Çukurova’ dan, Toroslardan, giderek Türkiye’ den daha geniş bir coğrafyaya, dünyaya baktığımızda Abdi Ağa olarak tanımlanabilecek devletlerle, ezilenler, sömürülenler olarak tanımlanabilecek devletleri, halkları topluca görebiliriz.
Abdi Ağa yoksul köylülerin topraklarına el koymuş, onları kapısına bağlamıştı.Küreselleşme çağının Ağaları ABDi ve ABdi Ağaların ise Çukurova’nın bir bölümüyle yetinmeleri söz konusu bile olamaz! Onlar kendilerini yoksulların coğrafyasında bulunan petrol başta olmak üzere her türlü enerji ve zenginlik kaynağının sahipleri saymaktadırlar. ABDi ve ABdi Ağanın yanında yoksulların, tüm geri kalmış halkların ancak ve ancak ırgatlık, marabalık gibisinden özgürlükleri olabilir. Yarıcılık, ortakçılık haklarını özgürce kullanabilirler!
Genişletilmiş Ortadoğu Projesiyle 22 ulus devleti dağıtacağını, doğal kaynaklarına el koyup halklarını sürüleştireceğini ilan eden ABDi Ağanın yanaşmaları kimler dersiniz? Roman kahramanlarının sanal dünyasında İnce Memed’e alkış tutup, Abdi Ağaya lanet okumak çok kolay. ABDi Ağanın racon kestiği gerçek dünyada İnce Memet yandaşlığı, yoksulların omuzdaşlığı zor olsa gerek! Bazı fonlu aydınlarımız, seçkinlerimiz ABDi Ağaya yanaşıp, yanaşmalığına soyunmayı çıkarlarına daha uygun bulmuş olacaklar…

Toroslarda Yörüklerin kıl çadırlarında kök boyalı kilimlerin üzerinde dinlenen Avşar bozlakları, Çukurova’dan Halep’e yankılanan barak havaları yazarlarımızın hem ilham kaynağı, hem de halk pınarının katışıksız gıdasıydı. Yaş kemale erdikten sonra uzandıkları Stokholmler, Brükseller, gördürülen Nobel rüyaları, uyandırılan ödül hülyaları ileri yaşlarda dengeleri bozmuş olmalı. Kamil olunacak kemal yaşlarında İnce Memet yandaşlığından ABDi ve ABdi yanaşmalığına soyunmanın bu açıdan aslında şaşılacak hiçbir yanı yok…





GÖRÜŞ

Haziran’da İnebolu’da olmak
Hüseyin Özbek
9 Haziran 2015

9 Haziran 1921 Perşembe sabahı, İnebolu’lular Bayram namazını kılmış, kürsüde vaaz eden Müftü Ahmet Hamdi Efendi’yi dinliyorlar: Müftü Efendi iskeleye gelen silah ve cephanelerin çabucak boşaltılmasının, taşınmasının sevabından bahsediyor. Yahya Paşa Camisinin emektar kayyımı Ahmet Efendi çarşıda, mahalle aralarında “Ey ahali, cephane yüklü gemi geldi! Yalıya buyrun heyy!” diye bağırmakta.

Kahraman İnebolu halkı, o gün çoluk, çocuk, yaşlı, genç bayramlaşmayı bir tarafa bırakıp, yalıya koşarlar. Cephane sandıklarını omuzlarlar, silahları, mermileri bayramlaşır gibi şevkle yüklenirler. Daha güvenli olan iç kesimlere taşımak için bir koşuşturmadır başlar.

İnebolu açıklarında demirleyen PANTER ve KILKIŞ adlı iki Yunan zırhlısı siyah namlularını şehre doğrultarak İnebolu Kaymakamlığı’na bir ültimatom verirler : “Mondros Ateşkes hükümlerine aykırı olarak, İnebolu’ya çok miktarda cephane ve yüzlerce subay çıkmıştır. İki saate kadar cephaneyi ve silahları teslim etmezsiniz, gemilerden sahile cephane nakleden kayıkları tahrip etmezseniz ve de şehrin ileri gelenlerinden 12 kişiyi rehine olarak KILKIŞ’ a göndermezseniz şehri bombardıman edeceğiz.”

Ültimatom sonrası kahraman İnebolu’lular yel olur, fırtına olur, tufan olurlar. Kısa sürede cephaneyi, kayıkları, erzakı iç kesime naklederler. PANTER ve KILKIŞ bu kahraman şehrin ve bu şehrin baş eğmeyen yiğit insanlarının üzerine saatlerce bomba yağdırır. Bu cefakar ve yiğit insanlar bombalara meydan okur, saklanmaya bile gerek görmeden kutsal görevlerini eksiksiz tamamlarlar.

Türk Milleti’nin Kurtuluş Savaşı Destanı’nın en önemli sayfalarında İnebolu’nun korkusuz kaptanlarının, tüm insanlarının, Kastamonu’nun cephedeki ve cephe gerisindeki kadınının erkeğinin kanı, emeği, alın teri vardır. Onlar bunu övünç nedeni bile saymazlar. Çünkü insanın vatanına can borcu vardır. Bu borç gerektiğinde kanla ödenir.

Karlı bir kış günü İnebolu Kastamonu hattında cephane taşıyan kağnı kolunun sonundaki ellerini koynuna sokmuş yaşlı kadına mıntıka komutanı sorar : “Nine, üşümüyor musun?” Kadın ana şefkatiyle komutana bakar : “ÜŞÜMEYON OĞUL, ÜŞÜMEYON! DÜŞMAN TOPRAKLARIMIZA AYAK BASTIĞI GÜNDEN BERİ İÇİM YANIYO !”

Bu kahramanların torunları her sene İstanbul’dan, yurt dışından, değişik yörelerden 9 Haziranda
İnebolu’ya akarlar. İnebolu Belediyesi’ nde muhafaza edilen beyaz şeritli İstiklal Madalyası ve berat tören alanında özenle açılır ve okunur:

Metni iş bu varaka zahrinde muharrer bulunan 66 Numaralı Kanun Mucibince verilecek olan

İSTİKLAL MADALYASI
Vesikası
No : 2107


“Maksadı ulvinin husulü için azami ibrazı mesai eylediğinden dolayı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 11.2.1340 tarihinde vukubulan birinci içtima senesi 99’ uncu içtimanın birinci celsesinde Zirde hüviyeti mukarrer İnebolu Mavnacılar Loncası’na bir kıta Beyaz Şeritli İSTİKLAL MADALYASI verilmiştir.
9 . 4 . 1340 ( 1924 )
T.B.M.M
Mühürü
GAZİ MUSTAFA KEMAL
(İmza)

Şehit ve gazi torunları kahraman İnebolu’ lular her 9 Haziranda bu kutsal ata toprağına koşarken Büyük Atatürk’ün Nutuk’ta Pontus Rum Cemiyeti’ne ilişkin sözlerini de asla unutmamalıdırlar: Atatürk 1840 yılında ABD’den gelen KALİMATYUS adlı papazın İnebolu halkının GERİŞ TEPESİ dediği MANASTIR TEPESİ’ndeki gizli toplantıda Pontus Rum Cemiyeti’ni kurduğunu, bu gizli cemiyetin ülke bütünlüğüne büyük zarar verdiğini, Türk Milletinin bu beladan ancak Kurtuluş Savaşı vererek kurtulabildiğini belirtmektedir.

Atatürk’ün deyimiyle “BİR FESAT VE HIYANET OCAĞI OLAN VE MEMLEKETİMİZE NİFAK TOHUMLARI EKEN ...” Fener Rum Patrikhanesi’nin başının günümüzde İnebolu’da, GERİŞ TEPESİ’nde, Karadeniz Mahallesinde, Karaca Camisinde ne aradığını 9 haziran tarihinde bir kere daha düşünmemizde yarar vardır.

9 Haziranlarda İnebolu’da Kurtuluş Savaşı ruhuyla buluşmak dileğiyle.




GÖRÜŞ


BENİ BURAYA GÖMÜN OĞLUM ÜŞÜR
Av. Hüseyin Özbek
9 Eylül 2015
Rahmine düşen evlatla birlikte 9 ay 10 gün tek bedende iki can taşır ana. Gün güne ulandıkça canından can, kanından kan verdiği büyür içerde. Gelecek olanın muştusudur an be an büyüyen karın. Kem azarın, kem nazarın uzanamadığı korunaklı dünyadan fani dünyaya tek adımlık yolculuk az gittik uz gittik misali aylar sürer. Konuğuyla hane sahibinin başkasının anlamayacağı bir dille halleşmesiyle geçer zaman. Her tekmesi, her dönüşü kalemsiz kağıtsız sevgi mektubu, ana ben buradayım çığlığıdır içeriden. Konuk gelen eve kut gelir demiş atalar. Ocakta köz söylenecek söz bitince başköşeden doğrulan konuğu kapıya kadar uğurlar ev sahibi. Ananın hane sahipliği dersen ömür boyudur. İçerdeki konuğu ilk haneden uğurlayıp ikincisine, ömür boyu konaklayacağı başköşeye, sıcacık sinesine buyur eder.

Gün tamam olup dünyaya göz açtığında verildiği kucağın ten kokusunu, ter kokusunu bir daha unutamaz bebe. Ana sütünün, ana teninin, ana terinin doyumsuz kokusu yaşam boyu bir özlem iksiri gibi burnunda tüter. Ömür boyu sürecek koklaşmada ananın kısmetine düşense içerdeyken duyumsadığı insanı hazdan mest eden evlat kokusudur.

Mustafa, Kısmet Ananın peş peşe gelen 6 kısmetinden ilki olarak dünyaya göz açtığında da aynısı oldu. Yaradan’ın kısmetini kundaklayıp verdiklerinde sinesine basıp bir iyice kokladı. Ömür boyu unutamayacağı, milyonların içinde gözü kapalı bulacağı oğul kokusunu hazla içine çekti.
At ayağı çabuk ozan dili çevik olur demiş Korkut Ata. Mustafa’yı ana sinesinde bırakıp biz haberi babadan verelim. Artvin’in el atsan bulutlara değecek Şavşat yaylasının çocuğu Adnan Turanlı da ekmeğin peşinden gurbeti mesken edenlerden oldu. Polisliği seçti. Yüce Tanrının karşısına çıkardığı Kısmet’ i kısmet bilip nikahı kıydı. İki canla başlayıp, yıl yıla ulandıkça kervana katılan 6 evlatlık göç katarıyla ilden ile konup göçerken yel gibi geçti zaman. Gençlik baharım, memuriyet yazım, emeklilik sonbaharım deyip dilekçesini verdi. Sivilleri çekip üniformayı naftalinlerken teni yüzülürmüşçesine tarifsiz bir acı duydu. Çoluk çocuğa görünmeden arada bir gardırobun dibindeki beylik elbiseye dokunup okşaması bu güne kadar oğul uşaktan gizlediği tek sırrı oldu.

Toroslar kadimden beri Yörük yaylağıdır. Baharda çıktıkları yaylalardan ilk kırağı düşüp kış ayağını uzatırken Çukurova’ya inerler. Turanlıların ki de Yörük işi gibi oldu. O il senin bu bel benim konup göçmenin encamında son eğleğimiz burası deyip Adana’yı seçtiler. Bundan sonra konup göçenin, il gezenin dönüp geleceği yer burası olsun deyip yurtluk edindiler. Kalan ömür huzur içinde geçsin dileğiyle Çukurova ilçesi Huzur Mahallesi dediler.
Toroslarda, Çukurda atının ayağının değmediği yer kalmayan Karacaoğlan; “Yiğit yiğide yad olmaz, iyilerde ham süt olmaz” der. Biz ana sinesinde bıraktığımız Mustafa’ya dönelim. Kısmet ananın helal sütüyle serpilip levent endam bir yiğit olan Mustafa da baba mesleği deyip polisliği seçti. Özel harekatçı oldu. Karakolun yüzü soğuk olur denir. Mustafa sıcak yüzünü gösterdi yolu düşenlere.
Kaderin sillesini yemişlere bir sille de bizden olsun demedi. Kiminin karnını doyurdu, kiminin ardında durdu. Diyarbakırlı Müslim gibi kimilerine de ayağından çıkarıp postalını verdi. Ele verileni el bilir, başkasına söylenmez. Söylenirse tek anaya söylenir. Kola kucağa sığmayan Mıstığını kundak bebesi gibi sevip koklarken laf çalımında ağzından aldı bir keresinde. Ver elli bir evlat bağışlayan Tanrıya el açıp şükretti Kısmet Turanlı.

Dünyada mekan ahirette iman demişler. Polis babanın emekli ikramiyesi yetmedi. Mustafa, siz güle güle oturun bana yeter deyip bankada bir tomar kağıdın altına bastı imzayı. Yıllarca maaşından kesilecek borç yükünün altına girerken tek dileği oldu bacısından. Anam atam otursun da varsın hiç görmemiş olayım dediği evin içinden dışından resmini istedi.

Mustafa’nın baş göz olmasını ter geçelim. Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır deyip Mustafa’yı Ayşe Öğretmenle tez elden nikahlayıp yuvadan uçurdular. Birlikte yürüyecekleri uzun gurbet yolculuğuna duayla uğurladılar. Diyarbakır’dan sonra kim bilir daha kaç il, kaç karakol gezecekti babası gibi üniformayı naftalinleyip kaldırıncaya kadar.

Huzurevlerindeki huzurlu yuvadaki 3 yıldır sarılıp sinesine yatamadığı anasının, elini öpemediği babasının yan yana resimleri derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi aşıp Diyarbakır’ı buldu. Başköşeden kendisine gel gelen eden Kısmet Ananın, Adnan babanın arasındaymış gibi bir duyguya kapıldı bakarken. Bir dünya üstüne gelse kendisini koruyacak ana kucağının, baba gölgesinin verdiği güven duygusunun tarifsiz sarhoşluğu uzun süre devam etti.

Huzurlu evdeki huzursuzluk PKK’nın son dönem saldırılarıyla başladı. Bölücü örgütün saldırılarıyla verilen her şehitte içine bir köz düştü Kısmet Ananın. Oğul yitirmiş ana acısını duydu. Al bayraklı her tabutla acı daha da büyüdü. İçinde Diyarbakır geçen her kelimenin ardından Mustafa Turanlı adını beklemeye başladı. İçini oyan, gece uykularına ket vuran endişesini komşularıyla da paylaştı. Mustafa’sının kara haberinden 2 gece önce rüyasında evlerinin yıkılıp yere geçtiğini görünce; “gitti oğul, gitti kuzum” diye dövünmeye başladı.

Kara haber tez ulaşır. Mustafa’nın ata yurdu Şavşat’ın Yazı Köyünde verilen salasının ardından amcalar, yeğenler durmak olmaz deyip ülkenin kuzeyinden güneyine Anka kuşu misali uçtular. Şehidin salından tutmaya yetiştiler. Dileyip gidemeyen tekmil Yavuzköylüler de al bayraklar elde Şavşat’a kadar yürüdüler.

Diyarbakır’ın Sur ilçesinde hendek kazıp yol kesen katillerin 6 Eylül 2015 günü attıkları pusu Kısmet Ana’nın öpmeye koklamaya kıyamadığı ilk kısmetinin yanında bir can daha aldı. Kayseri’ li Muzaffer Can Ersoy kalleş tuzağının ikinci şehidi oldu. Sur’da, Cizre’de, Silvan’daki hendeklere vurulan kazmaların saplarının Avrupa’ya, Atlantik ötesine kadar uzandığını Kısmet Ana nereden bilsin? Oğlunun canını aldıranların Türk milletinin toptan gömüleceği derin hendeği kazmadan geri durmamaya yeminli olduklarını kısmetsiz analara kim söyleyecek? Mustafa’nın kanlılarının, geçen yüzyılda Basra’da, Bağdat’ta, Musul’da, Sina’da, Şam’da bıraktığımız Mustafaların da kanlıları olduğunu kim deyiverecek? İslam Peygamberiyle müşriklerin Hendek Savaşı’ndan daha zorlusunun Mehmetlere kurulduğunu hangi babayiğit ortaya döküverecek?

Hasılı kelam Mustafa’nın kaderinde sağlığında göremediği baba ocağına al bayraklı tabutla helallik almaya gelmek varmış. Turanlı ailesi salasını duyanın uzaktan yakından akın ettiği hanelerinin kapısında karşıladılar ilk göz ağrılarını. Kat be kat helal ettiler kendilerinden yana ne varsa. Kısmet ana seslendi tabuttaki oğulcuğuna; “ Mustafam evi merak ediyordun, gelip göremedin. Yavrum şimdi gel gör. Üç senedir seni hiç göremedim. Bir kere göğsüme yataydın. Bir kerecik daha kokunu duyaydım kuzum!”

Bacısı Gül Turanlı, Ayrılmak istemedi bir türlü tabutta yatandan. Kabullenmek istemedi, konduramadı ağabeyine ölümü. Son bir umutla teselli etmeye çalışan polislere yalvardı tabutun başında; “Bakın, belki nefes alıyordur, belki o değildir.”
Birlikte yaşanacak uzun yıllara dair karşılıklı verilen sözlerin, kendilerinden başkasının bilemeyeceği masum sırların ortağı Ayşe Turanlı son yolculukta da yalnız bırakmadı eşini. Daha doğmamış çocukların, yaşanmamış anıların, görülmemiş, gidilmemiş yerlerin önüne kazılan hendeğin birbirinden ayırdığı çiftin Buruk mezarlığına kadar süren yolculuğun bitiminde tutamadı kendini; “Mustafa’mı aldılar, sana nasıl kıydılar, seni yerin orası mı? ” sözleriyle ağıta başladı.
Evladı ilk gören de son gören de anadır. Ana karnı yana karnı diye boşuna dememişler. Türkiye’yi Kars’tan İskenderun Körfezine uzanacak kanlı hendekte boğmanın sinsi hesabını yapanların kıydıkları oğlun acısı gün be gün büyüyecek, daha derine işleyecek. Yitirdikleri evladın teninin, terinin kokusunu duyumsayacaklar her an. Gündüz hayallerinde gece düşlerinde karnında, kucağında gibi sıcaklığını hissedecekler yitip giden evlatların.

Kısmet Ana Buruk Şehitliğinde üzeri topraklanıp al bayrakla örtülen oğul mezarının başına usulca çömeldi. Mustafa’nın toprağını avuçlarına alıp bir iyice kokladı. Aşağıdaki oğuldan bir ses, bir nefes, bir koku bekledi besbelli. Mustafa’sını içine alıp gizleyen, gittikçe soğuyan kara toprağı ısıtmak istedi bir an. Küreklerindeki son toprakları sıyıran mezarcılara, çevredekilere yalvardı kısık sesiyle; “Beni buraya gömün, oğlum üşür.“

Beni burada bıraksalar oğlumla koyun koyuna diye geçirdi içinden. Sarıp sarmalasam eski günlerdeki gibi. Ana oğul kıyamete kadar koyun koyuna yatsak, Mustafa’m da hiç üşümese, mahşere kadar oğul kokusuyla mest olsam diye düşündü. Olmayacağını bilse de yanına uzanıvereceği oğulcuğuyla gece gökyüzünü, gündüz yeryüzünü seyranla geçecek ikinci bir yaşam diledi Tanrıdan.




GÖRÜŞ

MEZHEP MAKYAJLI ETNİK STRATEJİ
Av.Hüseyin Özbek
28 Eylül 2015

Bölücü terör örgütünün, güdümlü müttefikler, paravan kuruluşlar aracılığıyla etkinlik alanını genişletme stratejisinin iki güncel örneğiyle başlayalım yazımıza.

PKK’nın güvenlik güçlerine yönelik saldırı kampanyasına ve eli kulağındaki kent ayaklanmalarının bastırılması önlemlerine karşı geliştirilen kontratağı planlayan üst aklı gerçekten kutlamak gerekiyor! Ülkenin Güneydoğusunda kamu otoritesini yok etme, kolluğu karakollara ve kışlalara hapsetme stratejisini etkisizleştirme kapsamında alınan önlemleri batıdaki maskeli müttefiklerle aşma girişimine biraz daha yakından bakalım.

Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Gani Kaplan’ın 16 Eylül günü Okmeydanı Cemevi’nde düzenledikleri basın toplantısı “ mezhep makyajlı etnik strateji! ” açısından ilginç özellikler gösteriyor.
Basın toplantısında dernek temsilcilerinden oluşan 45 kişilik bir heyetin Diyarbakır, Cizre, Silopi, Varto ve Tunceli’de incelemelerde bulunmak için yola çıkacağı açıklandı. Güzergah boyunca yol üzerindeki Aleviler tarafından karşılanacak olan heyet üyelerinin Cizre’ye su; valilikten izin çıkması halinde Dağlıca Taburu’na ekmek götüreceği belirtildi.

Toplantıda Alevi dernekleri adına açıklama yapan Baki Düzgün; “Biz Aleviler, PKK’dan derhal ve önkoşulsuz ateşkes ilan etmesini, devletten de derhal ve önkoşulsuz operasyonlardan vazgeçmesini istiyoruz. Cumhurbaşkanı’ndan gerilimi tırmandırmaktan vazgeçmesini istiyoruz. Dolmabahçe mutabakatına geri dönülmesini istiyoruz… Bu gün Cizre’ye baktığımızda Gazze’yi görüyoruz, Kerbela’yı görüyoruz.Cizre örneği ortadayken kimse Türkiye’deki durumun İsrail’in Gazze’ye reva gördüğü bir durumdan farklı olduğumuza dünyanın inanmasını beklemesin” dedi.

İlk bakışta dengeli, hakkaniyet gözeten bir duruş olarak görülebilecek açıklamanın tümü incelendiğinde, etnik kalkışma içinde olan yasa dışı bir örgütle teröre karşı önlem geliştirmeye çalışan devleti eşitleyen terazideki tuhaflık hemen dikkati çekiyor. Bir diğer tuhaflık ise, terör örgütünce etnik kalkışmanın laboratuarı seçilen Cizre’deki etnik inisiyatifin, “Kerbela kültünün” masumiyet ve mağduriyeti ile özdeşleştirilmesidir. Cizre, Kerbela’ya dönüşünce Türk Silahlı Kuvvetlerine ve polise, İslam Peygamberinin torunu Hz. Hüseyin’i ve ailesini katleden “Yezit” likten başka bir sıfat kalmıyor!

“Mezhep makyajlı etnik strateji” nin ikinci örneği Tunceli’den. Seyit Rıza Meydanı’na çadır kuran bazı Alevi kanaat önderleri bölgede çatışmalı ortamın son bulması ve “Çözüm Süreci”nin yeniden işler hale getirilerek “barış” gelmesi için 4 günlük dönüşümlü açlık grevine başladıklarını duyurdular.

HDP Tunceli Milletvekili Edibe Şahin’in de katıldığı basın açıklamasının ardından söz alan Ağuiçen Ocağı piri Hasan Genç; Türkiye’nin temel sorunlarından birinin Kürt sorunu olduğunu belirterek; "Bu sorunun şiddet ve çatışma yöntemleriyle değil, barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözüleceğine inanıyoruz. Açlık grevimizin amacı da tarafları bu noktaya çekmektir. Maalesef biz açlık grevindeyken bile birçok yerde çatışmalar yaşandı. Her iki taraftan da yaşamını yitirenlerin yanında sivil canlar da hayatını kaybetti" diye konuştu.

Yeniden çözüm sürecine dönülmesi gerektiğini belirten Genç; " Karşılıklı ellerin tetikten çekilmesi ve tahkim edilmiş bir ateşkesin hızla devreye girmesi, müzakerelere kaldığı yerden devam edilmesi, Dolmabahçe mutabakatına geri dönülmesini istiyoruz. Türkiye’yi ve insanımızı rahatlatacak, ölümleri sonlandıracak, doğamızın tahribini önleyecek bu üç ilkenin hemen masaya yatırılması isteğimizi tekrarlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

Açıklamanın içtenliği konusundaki ilk kuşkuyu grev çadırının ön yüzündeki afiş uyandırıyor. Büyük puntolarla yazılmış; “Yezit’ in zulmüne karşı Hüseyinleşiyoruz” cümlesi bir yerlerden tanıdık geliyor. Kimin Yezit kimin Hüseyin olduğunun keşfi ise sizin ferasetinize kalıyor!

Anayurttan Anadolu’ya taşınan bin yıllık inanç ve kültür mayasının, toplulukları millet yapan kimyanın, derin bilinçaltında yaşatılan ortak geçmişin birleştirici kodlarının kimi çakma dernek mekanlarında Cumhuriyet’e, uygarlığa karşı isyan sembolünün gölgesinde nasıl heder edildiğini ibretle izliyoruz.

Zamanın Ankara valisinin zamanın sosyalistine; “Bu memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz, size ne oluyor!” dediği söylenir. Postmodern açılım döneminde Anadolu’nun mazlum ve mağdur Türkmen’ine; “Alevilik gündeme geldiğinde biz temsil ederiz, size ne oluyor!” azarının basıldığı günleri yaşıyoruz.

Anadolu Aleviliğinin manevi merkezi Hacıbektaş, manevi önderi, ser çeşmesi Hacı Bektaş Veli’dir. Bu yalın gerçekliğe sırtını dönerek yüzüne Pir Sultan maskesi geçirip postmodern Hızır Paşalığa soyunan yol düşkünleri Hak divanında kuşkusuz ki başlarını yerden kaldıramayacaklardır. Durdukları dardan destursuz asla kurtulamayacaklardır!

“Mezhep makyajlı etnik strateji” doğrultusunda İstanbul Tunceli hattında kurulan Dolmabahçe mutabakatının, önümüzdeki dönemde fazla mesaisini sürdüreceği anlaşılıyor.

Aleviliği “Siyasal Kürtçülük” lokomotifine son vagon olarak ekleme tezgahının kurgulayıcıları unutmasınlar. Nice kırımların, nice kıyımların yolundan döndüremediği milyonlarca canın birlikte atan yüreği sizin tüm tuzaklarınızı, kumpaslarınızı bir kez daha alt üst edecektir!




YORUM

İKİNCİ SARISÜLÜK CİNAYETİ
Av.Hüseyin Özbek
19 Eylül 2015
Etem Sarısülük Gezi eylemleri sürecinde polis kurşunuyla yaşamını yitirdi. Sanık polisin yargılanması halen sürüyor. Bu süreçte kamuoyu Etem’le ilgili haberlerden Sarısülüklerin aile hikayesini de öğrenmiş oldu: Devrimci Öğretmen mücadelesinden gelen, düzenin acımasız çarkı toplum dışına savurunca, sisteme sırtını dönüp inzivaya çekilen baba, evlatlarına kol kanat geren tipik Anadolu kadını anne, sırt sırta verip yaşamın zorluklarına direnen kardeşler.

Sarısülük cinayeti, sisteme karşı direnişin ölçüsüz polis şiddeti sonucu ölümle sonlandırılmasının travmatik sembolü olarak uzun yıllar unutulmayacak bir örnek teşkil etmektedir. Bundan sonraki süreçte de bir masumiyet ve mağduriyet simgesi olarak hep hatırlanacaktır.

Etem Sarısülük’ün Orta Anadolu’dan, Çorum’dan Alevi Türkmen kökenli, protest gelenekten solcu kimliği, mağduriyet ve masumiyet katsayısının olağanüstü artmasına yol açmaktadır. Bireysel aile trajedisinin politik ve mezhepsel kişilik üzerinden kolektifleşmesine, süreç içinde derinleşip genişleyecek bir nitelik kazanmasına neden olmaktadır.

Bu girişten sonra sözü Etem Sarısülük’ün ağabeyi Mustafa Sarısülük’ün Ankara 2. Bölge 1. Sıradan HDP milletvekili adayı gösterilmesine getirmenin zamanıdır. Halkların Demokratik Partisi’nin politikasını belirleyen üst irade, partinin siyasal Kürtçü, etnikçi hüviyetinin sol ve mezhep makyajıyla olabildiğince perdelenmesini istemektedir.

Etem Sarısülük, Alevi inanç ve kültür kodlarının günümüze uyarlanmasında Kerbela kültünün mağdur ve mazlum tarafını, canına kast edenler ise zalim tarafın sembolüne dönüştürülebilecek travmatik özellikler içermektedir. Postmodern Kerbela’nın Hüseyin’i olarak algılanabilecek bir mazlumiyet simgesini etnik bölücülüğünün malzemesi yapma girişimi sanılandan, görülenden öte bir hesabın ürünüdür.

Etnik ayrılıkçı hareketin nihai amacı Türkiye’den ve komşu ülkelerden koparılacak topraklar üzerinde emperyalizmin vesayeti altında Bağımsız, Birleşik Kürdistan’dır. KCK sözleşmesi ve PKK’nın geçmişten günümüze siyasal pratiği bu amacın asla değişmediğini göstermektedir. Bolca kullanılan sol soslu barış ve demokrasi söylemlerinin ülkenin batısına ve sol tribüne yönelik taktiksel bir kandırmaca, etnik hüviyeti perdelemeye yönelik sis bombası olduğu görülmelidir.

Mustafa Sarısülük’ün, Alevi inanç ve kültüründen gelen yurttaşlarımıza yönelik bir mühre olarak HDP vitrinine konulduğu anlaşılmaktadır. Uçar avcısı ava çıkarken yanına aldığı kafese canına kıyacak olduklarının hemcinsini alır. Av mahalline geldiğinde kafesteki ayağı bağlı mühreyi dışarı salar. Mühre ötmeye başlayınca yerdeki gökteki uçarlar kafese doğru süzülmeye başlar. Avcıya gizlendiği siperden tetiği çekmekten başka bir şey kalmaz. Siyasal Kürtçülük vitrinin mührelerinin yüksek perdeden dillendirdikleri emek ve demokrasi söylemleri bu yalın gerçeği örtmeye yetmemektedir. Çünkü kapatıldığı kafesten ne zaman çıkarılacağına, nerede av yapılacağına, ne zaman öteceğine, ne zaman susacağına kafesin sahibi karar verecektir!

Türkiye’nin 1000 yıllık Alevi inanç ve kültürünü siyasal Kürtçülüğün gayya kuyusunda yok etmek, 100 yıllık sol birikimini etnik bölücülük lokomotifine son kompartıman olarak eklemek hesabının arka planı iyi görülmelidir. Fıratsız, Diclesiz, GAP’sız Türkiye tasarımının sol kotadan ya da mezhep kotasından mühreliği rolü verilenlerin bir kez daha düşünmesi gerekmektedir. Günümüz Yezitlerinin günümüz Hüseyinlerinin ağıtçılığına soyunmasının arka planındaki sinsilik gözden kaçırılmamalıdır.

Dünyada ilk kez emperyalizmin yenilebileceğini, emperyalizme rağmen bağımsız bir devlet kurulabileceğini kanıtlamış, mazlumlara direniş modeli olmuş onurlu bir geçmişe sırt çevirmenin ömür boyu sürecek utancından kurtulmanın tek yolu var.

Mazlum figanıyla zalimin çığırtkanlığı yapmaktan tez elden vazgeçip kapatıldığı mühre kafesini parçalayarak mazlumlardan yana kanat çırpmak…




GÖRÜŞ

CHP’NİN YERİNE TAKLİDİ Mİ KONDU?
Av. Hüseyin Özbek
22 Ocak 2016

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 32. Kurultayı bana Nazım Hikmet’in 1928’de kaleme aldığı “Jokond İle Siyau” şiirini hatırlattı. jokond’un girizgahına kulak verelim:

leonardo nam
nakkaşı dehrin
meşhur jokond’u
basmıştır kadem
rahı firare
ve firariden
boşalan yere
taklidi kondu.

Rönesans’ın dahi ressamı, heykeltraşı, mimarı Leonardo Da Vinci’nin La Jakond ( Mona Lisa ) tablosu asırlardır birçok şaire, sanatçıya ilham vermiştir. Nazım’ın fantastik-politik eserinde, teşhir edildiği Louvre Müzesi’nden, Siyau’nun peşine takılıp dünyanın öte ucuna, Çini Maçine kadar giden Jokond’u orada bırakıp biz CHP’ye dönelim.

CHP’nin hangi umarsız sevdaların ardından hangi bilinmezlere, gidilip dönülmezlere savruluşuna bakalım. Kurtuluşun ve yeniden kuruluşun öncülerince temeli atılan, yazılımı yüklenen, ülke kurtarıp devlet kuran partinin küresel radyasyona, etnik virüse maruz kaldığında belleğini nasıl yitirdiğine bakalım.

CHP’nin parti felsefesi, politik koordinatlarıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodlarının örtüşmesi tarihsel bir olgudur. CHP’ nin politik pusulası ve gelecek tasarımı kuruluş felsefesinden ayrı düşünülemez. Olması gereken de budur. Onun geleceğe yönelik iddiası aynı zamanda mazideki var oluş nedenidir.

Liberal süflorlerin, küresel akıl hocalarının, tekelci sermayenin dolma kalemlerinin yıllardır CHP’ye politik geçmişini, varlık nedenini inkara yönelik tavsiyelerinin gerçekte intihara teşvik olduğu bilinmelidir. CHP en kötü koşullarda % 25’ lerden aşağı düşmeyen politik tabanı tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin sigortası, rejimin politik kalkanı olarak görüldüğü için desteklenmektedir.
Modern Türkiye’nin siyasal yazılımının, devlet modelinin, gelecek tasarımının CHP ile özdeşleşiyor olması devlet açısından güçlü bir siyasal dayanak, halk açısından ise rejimin sigortası anlamına gelmektedir.

Ulus devletin ulusal partisi CHP’nin ekopolitik dümenine Kemal Derviş’in kadın modeli Selin Sayek Böke’nin geçirilmiş olması üzerinde düşünülmelidir. Bu CHP açısından bellek kaybından da öte bir şeydir.
Kurultay tornasından çıkan Yeni CHP, Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesinin ön koşulunun Cumhuriyeti kuran partinin tasfiyesi olduğunu bilen üst iradenin başarısı olarak değerlendirilmelidir.

CHP, 32. Kurultayla 92 yıllık politik kimliğini hükümsüz hale getirmiştir. Kurultay sonucu ortaya çıkan tablo geçmişten günümüze uzanan siyasal kimliğin, neredeyse 100 yıllık Cumhuriyetle özdeşleşen onurlu mirasın reddi anlamına gelmektedir.
Bu güne kadar muhalefette olmasına rağmen -rejimi tasfiyeye niyetlenenler üzerinde oy oranının çok üstündeki caydırıcılığı nedeniyle- Türkiye’nin etnik ve mezhepsel temelde ayrışmasının, Ortadoğu bataklığına sürüklenmesinin önünde siyasal set olagelmiş CHP’nin içine düşürüldüğü durum geçekten hazindir. Partide etnik ve mezhep kotalarının, alt kimlik gettolarının, küresel dükalıkların oluşturulması Cumhuriyeti kuran partinin siyasal hüviyetini kaybetmesinin doğal sonuçları olarak görülmelidir.

Atatürk’ün siyasal emaneti olan CHP’yi ulus devletin, üniter yapının, çağdaş uygarlığın politik sigortası olan gören milyonlara yaşanılan süreçte büyük sorumluluk düşmektedir. CHP yalnız CHP’lilerin mülkiyetinde değildir. Onu diğer partilerden ayıran en büyük özelliği, devleti kuran kadroların kurduğu parti olması nedeniyle her yurttaşın hissedarı, paydaşı olduğu bir siyasal miras olarak görülmesindendir.




GÖRÜŞ

KERKÜK BARZANİ’YE HOYRATLAR BİZE Mİ?
Av. Hüseyin Özbek
30 Ocak 2016

Harbiye 1910 devresi, Osmanlı coğrafyasına serpilmiş 16 askeri İdadiden (lise) gelen öğrencilerden oluşur. 1910’lular Orduya 422 piyade, 41 süvari subayı verecektir. 1930 yılında Dolmabahçe’de düzenlenen 20. yıl törenine yaşayan Harbiyelilerin tamamı katılır. Yirminci yıl sayımında görülür ki 463 Harbiyeliden sadece 54’ü hayatta kalabilmiştir!

1911-1922 arası, Trablusgarp’tan Balkan’lara, 1. Dünya Savaşı’ndan Milli Mücadele’ye soluk almadan geçen 10 senede 1000 yıllık ömürde yaşanabilecekleri görmüş bir kuşaktan bahsediyoruz.



Balkanlardan Çanakkale’ye, Sarıkamış’tan Arap çöllerine, Basra’dan Sina’ya mola vermeksizin savaşan bu destan kuşağın -tam pes ettirdik denirken- Mütareke İstanbul’unun utancını Milli Mücadelenin kıvancına dönüştüren kahramanlarından Yüzbaşı Selahattin’e sözü getirmenin zamanıdır.

Cengiz Yurtoğlu, 1910 devresi babası Yüzbaşı Selahattin’in 15 defter tutan anılarını dostu İlhan Selçuk’a verir. Anıların aile özeline ilişkin bölümleri ayıklandıktan sonra geriye kalanlar yazarın tornasından “Yüzbaşı Selahattin’in Romanı” olarak çıkar. Emperyalist sırtlanların dört bir yandan çullandıkları Osmanlının genç subayı gözü pek bir savaşçı, usta bir yazardır. Anılar, Selahattin’in ayrıntıları kaçırmayan gözlemciliğinin yanında ciddi bir analizci olduğunu göstermektedir.

Anılar, kişisel yaşam öyküsünün dışında değişik cephelerdeki ölüm kalım savaşına ilişkin bu gün için de askeri, siyasal, sosyolojik dersler çıkarılacak veriler içermektedir. Selahattin’in uğruna vuruştuğu Basra, Bağdat, Erbil, Musul, Filistin, Şam, birer Osmanlı mülküdür. Bu günün kuşaklarına bilinmez diyarların ulaşılmaz mekanları olarak görülen yerlerde Selahattin’in kuşağı yurdu savunmaktadır!
Emperyalizmin, geçen asrın Şark Meselesi’nden günümüzün BOP’una süregelen 100 yıllık parantezi kapatmaya yönelik kampanyasını başka bir yazıya bırakıp biz Selahattin’e dönelim. Anılarda bu gün Türkiye’nin siyasi sınırları dışında kalmış coğrafyalara emanet bırakılmış Türk varlığına ilişkin notlara kısa bir göz atalım. Emperyalizminin günümüzde petrol kuyularına bekçi tayin ettiği etnofeodal despotluğun gayrı resmi başkenti Erbil’i anlatan bölümünden ufak bir alıntı yapalım:
“Erbil, pek az Kürt bulunan bir Türk şehridir. Ama çevresindeki Arap, Yezidi, Kürt aşiretleri mütemadiyen kasabaya ve kasabanın ova, bağ ve tarlalarına saldırır, bağları, tarlaları yağma eder ve şehri soyarlar, insanları öldürürler, zenginlere musallat olurlar. Hükümet bunlarla başa çıkamaz. Halk gece olunca dar surların içine çekilir, kapılar kapanır, can ve mal güvenliği ancak böyle sağlanabilir.”

Anılar 1915’ten günümüze köprülerin altından ne çok suların aktığını göstermektedir. Geçen asrın başında Kerkük, Erbil başta olmak üzere Irak’ın kuzeyindeki şehir ve kasaba ahalisinin neredeyse tamamını oluşturan Türk unsurunun maruz kaldığı etnik temizliğin kanıtı aynı yerlerin bu günkü nüfus yapısıdır. Bağrından Dede Korkut, Fuzuli gibi ulu ozanlar çıkaran Bayat Türkmenlerinin 1000 yıllık kadim yurdu günümüzde BOP kurgulu Kürdistan’ın başkentidir! Emperyal sistem, el koyduğu petrol coğrafyasını elde tutabilmek için bölgedeki kadim Türk varlığının yok edilmesini zorunlu görmektedir.
Kerkük, Erbil, Musul, Telafer, Altunköprü, Tuzhurmatı Türkmenlerinin 1000 yıllık yurtlarından sürülmeleri, ata mirası mülklerinin yağması, maruz kaldıkları etnik temizlik cümle alemin gözü önünde gerçekleştirilmektedir.Türkiye’nin demografik savunma kalkanı da olan komşu ülkelerdeki Türk varlığı yok edilirken BOP eş başkanlığı narkozuyla uyutulanları tarih kuşkusuz ki affetmeyecektir!
İyi komşuluk, iç işlerine karışmamaya dayalı geleneksel politikanın terk edilmesinin dış Türkler açısından nasıl bir felakete dönüştüğüne hep birlikte tanık oluyoruz. BOP tetikçiliğine soyunmanın, epeydir unuttuğumuz devlet dilinin yerini alan külhanbeyi efelenmesinin faturasının soydaşlara nasıl ödetildiğini acıyla seyrediyoruz.

Geleceğin siyasi tarihçileri yaşanan süreci; çıraklık, kalfalık dönemlerinde yerel yönetimlere, ustalık dönemlerinde devlete musallat olan hastalıklı zihniyetin başımıza sardığı stratejik cinnet olarak değerlendireceklerdir. Şam’da Cuma Namazı hülyalarıyla güpegündüz gördürülen rüyaların sonunda ülke sınırları dışındaki Türk varlığının Ortadoğu kumarında nasıl kaybedildiğinin ibretlik örneği olarak yüksek lisans ve doktora öğrencilerine tez konusu olarak vereceklerdir!

Hasılı kelam BOP kumarında yitirilen Kerkük’ten, Altunköprü’den Türkiye’nin hissesine düşen insanın burun direğini sızlatan hoyratlardır. Halep’ten, Bayırbucak’tan, Colap’tan geriye kalan ise semaya salınan Barak feryatları, Türkmen avazlarıdır!





GÖRÜŞ

Av.Hüseyin Özbek yazdı: TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI
20 Mayıs 2016

Pratik çalışmanın ilk belgesi Doğan’ın Amiral Gemisi Hürriyet’ten olsun. Mardin’İn, Midyat İlçesi Saleh köyünde başlayıp Stockholm’de kerevetine çıkılan post modern bir Külkedisi masalının ayrıntılarını 27 Nisan tarihli Hürriyet’in Ekonomi sayfasından okuyalım.

“Midyat’ın elektriksiz köyünden İsveç Enerji Bakanlığı’na uzanan hikaye” girizgahıyla başlayan hikaye için Hürriyet; “ İSVEǒİN ENERJİSİ ONA EMANET” başlığını uygun görmüş. Okuru emsali masallarda görülebilecek bir başarı öyküsüyle mest etmeyi kafaya koymuş gazetenin ilk paragrafı çarpıcı bir girişle başlıyor:

“Mardin Midyat’ta doğan Süryani asıllı İbrahim Baylan bugün İsveç’in Enerji Bakanı.Mardin’den İsveç’e uzanan hayat hikayesini “Harikulade bir yolculuk” olarak özetliyor.Midyat’ta elektriği olmayan bir köyde çocukluğunun geçtiğini anlatırken Baylan, “Birisi ‘30 yıl sonra enerji bakanı olarak Türkiye’ye gelip, akıllı şebekeler hakkında konuşacaksın’ deseydi,’Tabii, tabii derdim” diyor.

Uluslararası Akıllı Şebekeler Kongresi için İstanbul’a gelen Eski Midyatlı yeni İsveçli külkedisinin çarpıcı masalının ayrıntılarından; 1972 doğumlu olduğunu, 10 yaşında iken İsveç’e göçtüklerini, elektrikli şeyleri ilk kez İstanbul’da gördüğünü, refah seviyesi, yaşam kalitesi yüksek İsveç’e göçtüklerinde bir süre şaşkınlık yaşadığını, okul sisteminin, lisanın ilk başlarda zor geldiğini, fakat küçük olması nedeniyle rahat adapte olduğunu, fırsatları gördüğünü, şansını değerlendirdiğini öğreniyoruz.

İsveç Enerjisinin dümenindeki Baylan, İstanbul İsveç Konsolos’luğunda verdiği röportajda “Fosil yakıtsız ekonomi” hedefine yöneldiklerini, İsveç elektriğinin yüzde 40’ının evsel atıklardan sağlandığını, hatta dışarıdan çöp ithal ettiklerini ayrıntılarıyla anlatıyor. İsveç’in nükleer enerji konusundaki tutumu sorusuna 10 adet nükleer reaktörün ülke elektriğinin yüzde 40’ın karşıladığı, yeni nükleer santral kurulmasının önünde yasal bir engel olmadığı fakat bunun özel girişimle mümkün olabileceği cevabını veriyor.

Hürriyet’tin ekonomi sayfasının konuğu İbrahim’in başarı öyküsünün her Türk yurttaşının hissesine düşecek tarzda ayarlandığı anlaşılıyor. Haberi kurgulayıp, İsveçliyi millete Hacı Bekir Lokumu gibi yutturanları gerçekten kutlamak gerekiyor. Kuşkusuz ki İsveç Konsolosluğu da enerji bakanları üzerinden yapılan harikulade mühendislik çalışmasını not edecektir!

Midyatlının, Hürriyet’in her nedense görmezden geldiği bir marifetini okurlarımıza hatırlatarak işe başlayalım. İsveç Parlamentosu, 11 Mart 2010 tarihli oturumunda 1915’te Türklerin Anadolu’da Ermenilerin yanı sıra Asurilere, Süryanilere, Keldanilere, Pontus Rumlarına ve diğer Hıristiyan azınlıklara “soykırım” uyguladığını 130 hayır oyuna karşı 131 evetle kabul etti. Oylamada parlamentodaki 4 Türkiye kökenli milletvekilinden Süryani Yılmaz Kerimo ile İbrahim Baylan, Kürt kökenli olduğunu söyleyen Gülan Avcı evet oyu kullandı. Tasarının yasalaşmasında muhafazakar kimliği ile bilinen ve daha önce hayır oyu kullanacağını açıklamış olan Çevre Partisi milletvekili Mehmet Kaplan’ın son anda oylamaya katılmaması etkili oldu.

Böylece 1999 yılında ilk kez Sol Parti milletvekili Ermeni asıllı Murad Artin’in verdiği fakat meclisten geçiremediği, 2008 yılında yeniden gündeme getirildiğinde reddedilen “soykırım” tasarısı, Türkiyeli vekiller sayesinde yasalaşmış oldu!
Enerji Bakanının soykırım mesaisine sarf ettiği olağanüstü enerjiyi bir kenara not edip, Midyat’tan Stockholm’e uzanan Külkedisi masalının perdelediği görünmezleri, bilinmezleri sıralamanın, kuşkuları giderecek bazı soruları sıralamanın zamanıdır:

1-1980’lerde Süryani asıllı yurttaşlarımıza -gerçekte ekonomik nedenlerle- İsveç’e kapağı atmanın en kolay yolunun siyasi sığınma talebinde bulunmak olduğunu kimler telkin etmiştir?

2-Otuz hanelik Mardin-Midyat Saleh Köyü neredeyse toptan İsveç’e göçerken aynı gerekçe ile siyasi iltica talebinde mi bulunmuştur?

3-İsveç Sosyal Demokrat İşçi Partisi, hangi yeteneklerinin farkına varmıştır ki Gabriel oğlu Zero’dan doğma İbrahim’i saflarına katıp, kısa zamanda zirvelere yükseltmiştir?

4-İsveç Devleti, Gabriel oğlu İbrahim’i önce Eğitim Bakanı, sonra Enerji Bakanı yaparken, ondan ne tür hizmetler beklemiş olabilir?

5-İsveç Parlamentosu’ nun ( Riksdag ) Türkiye kökenli 5 milletvekilinden 4’ünün Süryani asıllı olma nedeni ( 2014 yılı ) politik yetenekleriyle mi etnik aidiyetleriyle mi ilgilidir?

6- İsveç Parlamentosu’nda hukuken olmasa da fiilen Süryani, Asuri, Keldani, Kürt kotaları mı oluşturulmuştur? Bu türden etnik avantajları olmayan sade Türklere İsveç siyasal yelpazesinin tüm kapıları kapalı mıdır?

7- Vatanları Türkiye’de 20 bin, İsveç’te 120 bin Süryani’nin yaşıyor olmasının Stockholm’ ün üzerine teşvik primi verdiği ‘siyasi iltica’ dümeniyle bir ilgisi var mıdır?

Uzun uzun urgan leblebi sultan misali uzayıp gidecek sorulara burada son verip sadede gelelim. Hürriyet, Türkiye’ye soykırım sabıkası çıkaran, Türk milletine soykırım karası çalan İsveçliyi niçin parlatmaktadır? Doğduğu ülkeye karşı bırakalım sadakatı, hakkaniyet duygusunun kırıntısını taşımayan bir yabancıyı ahaliye niçin bir tür Noel Baba olarak yutturmaktadır?
Sorunun cevabı basittir. Türk sermayesinin Türkiyeli sermayeye dönüşmesinin ardından Türk medyasının Türkiyeli medyaya dönüşmesi kaçınılmazdı. Sorun, vatansız sermayenin vatansız medyasının yayın politikasının belirleyicileri ile ilgilidir. Türk matbuatının; “ Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır” sloganının, Türkiyeli medya döneminde “Yes be annem” ciliğe, “Ver kurtul” culuğa savrulmasıyla ilgilidir.

Midyatlının ekonomi sayfasından parlatılması cinliğinin, milli duyarlılığın, milli kimliğin süreç içinde aşındırılması, halkın derin bilinçaltında yaşattığı yön duygusunun belirsizleştirilmesinin güncel örneklerinden yalnızca biri olduğu bilinmelidir.

Hasılı kelam, Hürriyet’in İsveç tribününden Midyatlı amigoluğu, toplum mühendisliğinin sıradan örneği olmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir! Pratik çalışmamız teoriyi bir kez daha doğuluyor: Toplum mühendisliği, emperyalist çıkarlar için bilimin ahlaksızca kullanılmasıdır!




GÖRÜŞ

ODUNUN KURUSU SUYUN DURUSU
Av.Hüseyin Özbek
27 Haziran 2016

Oduna giderken köyden kuşluk vakti çıkar, oğul uşak, öküz eşek yola revan olurduk. Erken çıkan yol alır, erken evlenen döl alır misali gün ensemizi kızdırmadan yokuşa vurup uçsuz bucaksız ağaç denizine dalıverirdik. Ormanın gün vuran yerlerinde sabah çiğinin buharı göğe yükselirken değişik şekillere girer, masal dünyasının figürlerine dönüşürdü. Gün görmeyen yerler ise yağmur Her adımla biraz daha uzaklaştığımız Yazı Köyü’nün gittikçe küçülen evlerini, harmanları, tarlaları iki de bir geri dönüp seyretmekten tuhaf bir keyif duyardım. Kayın ormanının bitimiyle çam deryasına dalarken köy temelli kaybolur, gökyüzünden gayrısı görünmez olurdu.

Özbel yaylasını aşıp ormanın derinliklerine girdikçe çamların, köknarların uğultusu daha bir artar, iki
yana salınan ulu ağaçlar anlaşılmaz bir dilden durmaksızın homurdanırdı. Dağın yücelerine çıktıkça,
gökçeoğlak kuşunun; “ oğul oğul gitti gitti” çığlığı, dağ güvercinlerinin boğuk sesleriyle içimdeki
ürperti büsbütün artar, babama daha bir yaklaşırdım.

O ise dost hanesine konmuş itibarlı konuğun rahatlığı içinde yolun önünü ardını, etrafı kollayarak yürürken ormanla karşılıklı tek kelam etmeksizin süren derin bir sohbetin hazzını yaşardı.

İlk gördüğünü baltasıyla devirmeyip, ağaç denizi içinde odunluk ağaç arayan babama çok kızardım.

Tahsin Çavuş’la yan yana yürürken farklı düşlerin, başka alemlerin insanları olarak birbirimize ne
kadar uzaktık. Ben tez elden hazırlanacak odunla ikindiyi bulmadan köye inip, gün batımına kadar
harmanlarda koşup oynamayı düşlerdim. Babamsa daha köyden çıkarken tasarladığı yere gelmeden asla mola vermezdi. Ormanın, doğanın onun için ne anlama geldiğini bilemediğim deli toy yıllarımdı.

Babamın öküzlere oha, eşeğe çüş demesiyle menzile ulaştığımızı anlardım. Yükümüzü indirip azığımızı
hayvanların uzanamayacağı bir dala astıktan sonra azıcık soluklanırdık. Kısa süren molanın ardından
Tahsin Çavuş etrafı kolaçan etmeye başlar, behlediği ağaçların etrafını dolanır, dipten doruğa inceler,
baltanın tersiyle hafiften vurduğu ağaca kulağını yapıştırıp sesini dinlerdi. O günkü kısmetimiz
gövdesini, dallarını, kabuğunu iyice gözden geçirip elle de muayene ettikten sonra belli olurdu.

Babamın ağırkanlılığı, sakinliği, ağaçları hekim misali muayenesi beni hepten usandırırdı. Ormanı
yüzlerce yıldır ayaklarının basmadığı yer kalmamış Yörük atalarının kutsal mirası bellediğini
bilemediğim yıllardı. Hastalıklı, vadesi dolmuş, öz suyu çekilmiş ağaçlara ayağın kuru denir. Tanrının
toprağa salıp can verdiği ağaçlar gün gelip ömür tamam olunca ayakta ölürler. Tahsin Çavuş gibilerin
ayağın kurulara doğanın hükmünü icra edip bir çeşit defin merasimi yaptığını anlayabilmem için epey
ayağın kuru da olsa ağaç baltaya direnir, her vuruşta çıkardığı inilti ormanın yankısıyla büyüyerek geri
dönerdi. Son darbede inilti büsbütün yükselir, diğer ağaçlara çarparak yıkılırkenki feryadı ayaktakilerle
yaslı figanlı bir helalleşmenin yerine geçerdi. Yıl yıla ulandıkça başı göğe erecek gibi hep yukarıları
gözleyen ağacın yerle ilk buluşması çok acı olurdu. Gövdesiyle, dallarıyla gacırdayarak ilk düşüşün
ardından ortalığı kaplayan toz duman arasında sanki yeniden ayaklanmaya çabalardı. Birkaç yekinmeden sonra olduğu yere sessizce uzanır, kadere rıza gösterip kendisini Koca Çavuş’un Babam balta sapıyla ölçtüğü ağacın gövdesini öküz arabasına yüklenebilecek parçalara ayırırdı.

Eşeğin hakkı ise ağacın dallarıydı. Tahsin Çavuş öküzün, eşeğin harcını bilir, taşıyabileceğinden fazlasını asla Öküzlerin, eşeğin yükünü ayrı ayrı istifledikten sonra azığı indirip yer sofrasını kurardık. Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar misali, öküzlerin, eşeğin yemini, samanını ihmal etmez, Tanrının verdiğini Ocağımızı yakıp, bacamızı tüttürecek hane hakkımızı teklifsiz verip bizi gözü tok ev sahibi misali uğurlayan ormanla helalleşip yola çıkardık. Dönüş hep yokuş aşağı olurdu. Yükünü almış eşeğimiz, çifte koşulu öküzlerimiz köyün yolunu gözü kapalı bilirlerdi. Zifiri karanlığa kaldığımızda bile o şaşmaz sezgileriyle yoldan milim ayrılmadan, erinip yüksünmeden yüklerini menzile ulaştırırlardı.

Yazı Köy harmanlarında cirit atma hayalim İkipoyralı’ya, Tokmaklı’ya varmadan sona ererdi. Bakacak doruğundan aşağı sarkarken Çoban yıldızının ardından diğerleri de ışımaya başlar, çocuk gözümde
ağaçların kimi kurda, kimi boz ayıya dönüşürdü. Babam her zamanki sükuneti içinde öküzlere “gah” eşeğe “çüş” diyerek yola devam eder, korkumun farkına varmamış gibi davranırdı.

Çölmekçiler yokuşundan aşağı sarkarken Yazı köyünün cılız ışıkları görünmeye, köpek havlamaları duyulmaya başlardı. Yanan ocakların duman kokusu burnumuza kadar gelince acıktığımı hisseder, anamın sıcak ekmeğini, oğmaç çorbasını düşlerdim. Hayvanlar da köye yaklaştıkça gayrete gelir hızlanırlardı. Onlar da can taşıyorlardı. Çift çubuk öküzün boynuzunda döner, ekimden dikime, sürümden ambara her iş onların boyunlarına binerdi. Ocağımızın, evimizin emektarlarının yemine samanına, nalına mıhına durmak ta bize düşerdi. Bundan gayrısının nankörlük olduğunu her köylü bilir, sofradaki ekmeğinin aşının emektarının hakkını bir tamam gözetirdi.

Köyün üst başından girdiğimizde anam çoktan aşağı inmiş, kardeşlerimle geliğimizin kapısını açmış
olurdu. Önce eşeğin yükü yıkılır teri soğumadan semeri alınmazdı. Öküzlere oha dedikten sonra
boyunduruktan boşandırılır, biraz soluklandıktan sonra oluğa suya götürülürdü. Hayvanlar ahırda
yerlerine bağlanıp, samanı katığı verilmeden yukarı çıkılmazdı.

Dünyanın en güzel yemeği herkes için anasının yemeğidir. Oğmaç çorbası olsun,arpa yarması olsun o
mübarek ellerin yaptığı aşımızı, ekmeğimizi keyifle yerken daha sofradan kalkmadan uyku omuzlarıma
çöker, gözlerim kapanmaya başlardı. Sofradan döşeğe zor gider, uzanır uzanmaz Zümrüdüankanın kanadına atlayıp Kaf dağının ardındaki düşler alemine dalardım.




HABER

LOZAN - DİPLOMATİK ZAFERİN 93.YILI

Konuşmacılar: Ümit Kocasakal, Hüseyin Özbek, Sibel Özel, Rıdvan Akın, Bihterin Dinçkol, Barış Doster

21 Temmuz 2016
Yer İstanbul Barosu/ Beyoğlu




YORUM

ÜÇÜNCÜ BALKAN BOZGUNU DAYATMASINA HAYIR
Av.Hüseyin Özbek
28 Temmuz 2016
Türk Askeri tarihinin en büyük yenilgisi hiç kuşkusuz Balkan Bozgunudur. İkinci Viyana kuşatmasında
yaşanan 1683 bozgunu ile 1877-1878 Rus savaşında Kafkas ve Tuna Cephesinin çöküşüyle payitahtın
neredeyse elden çıkacak duruma gelmesi diğer büyük yenilgilerdir.

1683 bozgununun ardından hemen pes etmeyen Osmanlı imparatorluğunun çabaları nafiledir. On altı yıl süren ölüm kalım savaşı da kaybedilecektir. 1699’ da imzalanan Karlofça Anlaşması Orta Avrupa’daki Türk üstünlüğünün kesin olarak son bulmasının belgesidir.

1877 – 1878 Türk Rus Savaşı ise Kafkas hattında ve Balkan coğrafyasındaki Türk askeri varlığını ve
siyasi hakimiyetini yok derecesine indirecektir.Tuna cephesinin çöküşünün ardından Edirne’nin düşüşü ile Çarlık Ordularına Osmanlı payitahtının kapıları ardına kadar açılır. Ayastefanos’ta (Yeşilköy)dayatılan şartlar son derece ağır hükümler içermektedir. İngiltere’nin Hindistan yolunun Rus tehdidi altına girmesi endişesi ve Prusya’nın çıkarlar hesapları doğrultusunda düzenlenen Berlin
Konferansında kısmen hafifletilen hükümler sonrası Ruslar İstanbul’u terk edecektir.

Balkan Bozgununun (1912 ) diğerlerinden farkı yenilginin askeri alanla sınırlı kalmayıp batı
karşısındaki inançsal, kültürel, askeri üstünlük algısının ortadan kalkması, yenilgi ve yok oluş
duygusunun toplumu teslim almasıdır. Sırp, Bulgar, Karadağ, Yunan bağlaşıkları karşısında uğranılan
askeri yenilgi gerçekten yüz kızartıcıdır.

Yüzyıllardır her büyük seferde Orduyu Hümayunun yer
götürmez askerle gidip, zaferle dönüşüne kuşaklar boyu tanıklık etmiş, serhat türküleriyle, akıncı
destanlarıyla büyümüş Rumeli ahalisinin görüp de inanamadığı şey üniformalı kaçkınların, ordu
artıklarının, bağlaşıkların üniformalı vahşilerin önünden ardına bakmadan kaçmasıdır.

Osmanlının fetih ve batıya doğru yayılması temelinde uygulanan iskan politikasıyla Anadolu’dan göçürülen Yörüklerle Türkleştirilen 500 yıllık vatan birkaç ayda elden çıkmıştır. Osmanlının, Anadolu
kadar Türk Rumeli’si göz açıp kapayıncaya kadar kaybedilmiştir. Evladı Fatihanca vatan bilinmiş,
camileriyle, türbeleriyle, hanları, hamamları, şehirleri, çarşıları, bedestenleriyle Türkleştirilmiş
coğrafyada acımasız bir etnik temizlik uygulanmaktadır. Bir yandan demografik kırım yapılırken diğer yandan 500 yıllık hakimiyetinin her türlü kültürel mirası acımasızca tahrip edilmektedir.

Balkanlardan Edirne’ye, Edirne’den İstanbul’a uzanan, cami avlularından sokaklara, meydanlara taşan perişan yığınlar savaşın ve yenilginin, uğranılan facianın büyüklüğünü gözler önüne sermektedir.

Ordudaki alaylı mektepli, İttihatçı, İtilafçı çekişmesinin, hiyerarşik disiplini yok eden kutuplaşmanın acı sonuçları Vatan kaybı olarak ortaya çıkmıştır. Balkan Savaşı halkın orduya, askere yönelik güven duygusunu sıfırlamış, halkın kolektif psikolojisinde yenilgi ve yok oluş duygusuna, milli ruhta çöküntüye yol açmıştır. Halk yenilginin sorumlusu olarak orduyu, özellikle de zabitanı (subaylar)görmektedir. Tarihte ilk kez halk orduya karşı güven duygusunu yitirmiş, adeta sırtını dönmüştür.

Zafer günlerinin gurur simgesi üniforma, yenilgi ve çöküş günlerinin nefret objesine dönüşmüştür.

Subaylar üniforma ile sokağa çıkamaz hale gelmişlerdir. Yenilginin utancı altında ezilmekte, atalarının sefer ve zafer yollarından yüz geri kaçışın ezikliği altında yüzlerini yerden kaldıramamaktadırlar.

Türk subayını ve Mehmetleri bu utançtan Çanakkale kurtaracaktır.Balkan yenilgisinden dersler
çıkarılmış, yeteneksiz, birikimsiz, çağın gerektirdiği askerlik sanatını içselleştirememiş unsurlar tasfiye edilmiştir. Ordunun eğitim anlayışında, savaş stratejisinde ciddi değişikliklere gidilmiş, yetenekli, genç subaylara rütbelerinin üstünde birliklere komuta etme imkanı verilmiştir.

Birinci dünya Savaşının patladığı 1914 yılında İtilaf güçleri Türklere Balkan Bozgunun daha ağırını
yaşatacaklarından emindirler. 1915 başlarında Türklerin işini bitirip saf dışı bırakacaklarını
düşünmektedirler. Sabah girecekleri Çanakkale Boğazını aşıp akşama Osmanlı başkentine- ulaşmanın
girmenin kurmaktadırlar. Kibirli hasımlarına hem denizden hem karadan yol vermeyecek olan Mehmetler Balkan utancını Çanakkale’de sebil edecekleri kanlarıyla temizleyecektir. Payitaht kurtulmuş, mağrur düşmanın zafer umudu boğazın serin sularına gömülmüştür. Çanakkale zaferiyle birlikte üniforma yeniden milletin gurur simgesidir. Türk milletinin güvenini yeniden kazanan, duasını ve desteğini alan Türk Ordusu imparatorluğun birbirinden binlerce kilometre uzak cephelerinde büyük harbin 4 yıl daha uzamasına yol açacaktır.

Büyük harbin neticesinde Ekonomik kaynakları sıfırlanan, yarım milyon askerini değişik cephelerde
şehit, bir o kadarını da esir veren, 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesiyle kaderi galiplerin insafına bırakılan bir millettin yırtıp attığı idam fermanından bahsediyoruz.

Öldüğüne hükmedilen, emperyalistlerin terekesini pay edip defin merasimine hazırlandıkları bir milletin yeniden Bismillah’ la 3 buçuk yıl daha savaşabilmesinin sırrı yine Çanakkale’dir. Ezineli Yahya Çavuş’un, Edremit’li Koca Seyit’in, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’in, Sarıkamış’ın
buzullarından Arabistan’ın çöllerine ayak basmadık yer bırakmayan Mehmetlerin al kanlarını, terlerini taşıyan üniformanın Türk milletinin gözünde niçin alelade bir kumaş parçası olmadığı üzerinde düşünülmelidir. Üniforma Türk Milletinin derin bilinçaltında Ergenekon’dan Malazgirt’e, Mohaç’tan Viyana’ya, Trablusgarp’ten Sakarya’ya, Kocatepe’den Kıbrıs’a binlerce yıllık hikayesi olarak
kayıtlıdır. Nüfus kütüğünde adı ne olursa olsun, üniformanın içinde Mehmetleşen Anadolu çocuklarının manevi zırhıdır, o kutsal ocağın simgesidir. Bundan dolayıdır ki milletin gözünde

Yakın geçmişte yaşanan Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk ve benzerleri, paralel ihanetin
araçsallaştırdığı ve silaha dönüştürdüğü yargı üzerinden Orduya İkinci Balkan Bozgunu dayatmasıydı.

Hakim savcı cübbesi giydirilmiş cemaat kumpanyasının düzenlediği yargı komedyası ile Türk Ordusuna
karargahta teslim şartları dayatılmıştı. Yargı üzerinde gerçekleştirilecek tasfiye ile Cumhuriyet’in, Türk milletinin bekasının teminatı ordunun yerine İmamın Ordusu ikame edilecekti. Atatürk, Cumhuriyet, Kıbrıs, ulusal bütünlük, devletin bekası, milletin bağımsızlığı gibi ağır bagajlardan kurtarılmış (!) ordunun yerine konacak üniformalı şakirtler ile operasyon tereyağdan kıl çeker gibi 15 Temmuz Kalkışması, Silivri sürecinde yarım kalan operasyonun çok daha geniş kapsamlı olarak yürürlüğe konulmasıydı. Pensilvanya İmamının intikamı olarak tasarlanmıştı. Taktik olarak siyasi iktidarı hedef almakla birlikte stratejik hedef Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesiydi. Ordunun, Cemaat radyasyonunun henüz zehirleyemediği milli unsurları başta olmak üzere, hak tarafından püskürtülmüştür. Tarihçiler ileride bu süreci imanı ve inancı milli kimlikle birleştiren, inanç aidiyeti ile ulusal aidiyeti ayrışmaz bir alaşım haline getiren Türk Müslümanlığı yerine vatansız, bayraksız, milletsiz, emperyalizmin buyruğunda sürüleşme reçetesinin bir ülkeyi ne hale getirebileceğinin ibretlik örneği olarak kaydedeceklerdir.

Paralel ihanetin, milli devlet duyarlılığı ve hukuk meşruiyeti içinde hesabının sorulması zorunludur.

Başta siyasi iktidar olmak üzere herkesin, cumhuriyetin kuruluş kodlarının ve milli devlet duyarlılığının terk edilerek, askeri ve sivil bürokrasinin, devlet kurumlarının cemaatler koalisyonuna, tarikatlar konsorsiyumuna teslim edilmesi durumunda yaşanılması kaçınılmaz olan bu trajediden ders almaları.

Kendi dönemlerinde yaşanan Silviri faciasının siyasi sorumluluğunu omuzlarında taşıyan bir iktidarın
kandırılmışlık bahanesiyle minder dışına kaçışı ne kadar inandırıcı değilse bir yandan milli orduya
kumpas kurulmasından yakınıp diğer yandan cemaat darbesinin tozu dumanı arasında tüm sorumluluğu Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsallığına yükleme cinliği de o kadar inandırıcı değildir.

Yine bir yandan ordudaki paralelcilerin ayıklanacağından dem vurup diğer yandan orduyu tümüyle demokrasi karşıtı bir cürüm kurumu olarak yaftalama sakilliği o kadar dikkat çekicidir.

Siyasi iktidarın Cumhuriyetin ulus devlet, üniter yapı temelindeki kuruluş felsefesiyle, çağdaş dünyadan yana temel tercihiyle, laiklik ilkesiyle, genel merkezlerine bina boyunda posterini astığı

Atatürk’le olan temel uyuşmazlığını sonlandırıp sonlandırmadığının turnusol kağıdı kışla önlerindeki

Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmış paralel şebekenin Cumhuriyete başkaldırısı bertaraf edildiği halde kışla önlerinden çekilmeyen çöp kamyonları tanklara karşı etkili olamasa da ordunun küçük düşürülmesine fazlasıyla yetmektedir. Darbe bahanesiyle laik demokratik rejimin, bağımsızlığın güvencesi, halkın peygamber ocağı bildiği bir kurumun itibarsızlaştırılmasına ve tasfiyesine yönelik
sinsi hesabın gerçekleşmesi durumunda Türkiye Cumhuriyeti diye bir devletin ayakta kalamayacağı,
Türk milletinin özgür bir ulus olarak varlığını sürdürmeyeceği bilinmelidir.

Paralel kalkışmanın radyoaktif serpintisi geçmeden, at izi it izine karışmışken, Türk Silahlı Kuvvetlerine dayatılan Üçüncü Balkan Bozgunu şartnamesinin gerçekleşmesi durumunda sabah akşam verilen salaların aslında Türk milletinin toplu intiharının ilanı olduğu bir an önce anlaşılmalıdır.




GÖRÜŞ

Av.Hüseyin Özbek yazdı: SENİN VATANIN NERESİ ?
14 Aralık 2016

Diziyi seyredilebilir kılmanın, izleyiciyi ekrana mıhlamanın bütün ustalıklı yöntemleriyle işe başlanıldı.

Grubun yazılı ve görsel medyasında dizi oyuncularıyla yapılan ilginç röportajlar hız kesmeden sürdürülüyor. Akşamları ekran başında narkozladıkları yetmiyormuş gibi ertesi gün gazetelerinde dizinin yine reyting rekorları kırdığını okutarak bir sonraki bölüm için milleti haftalık kampa alıyorlar!

Doğan Grubunun televizyonu Kanal D ekranlarından Perşembe akşamları temaşaya sunulan “Vatanım
Sensin” dizisinden bahsediyoruz. Önceki bölümlerin özetiyle işe başlayalım:

“ Kolağası Abbas’ın oğlu Binbaşı Cevdet (Halit Ergenç) 1912 Balkan Savaşı’nda Selanik’i savunan
Türk birliğinde görevlidir. Karısı Azize’yi (Bergüzar Korel) hala ilk günkü tutkuyla sevmektedir. Ali
Kemal, Yıldız, Hilal adlarında üç çocuklu aile Balkan Bozgunuyla birlikte yüzyıllar boyu Rumeli’yi
vatan bilmiş milyonların korkunç trajedisini paylaşacaktır.

Cevdet, düşmanla bir olup Selanik’in düşmesine neden olan Miralay Nazım’la hesaplaşacakken, kan kardeşi Binbaşı Tevfik’in ihanetine uğrar. Miralay’la ihanet ortaklığı yapan Tevfik, düşmandan aldıkları rüşvete tek başına konmak istemektedir. Paragöz Tevfik, miralayla birlikte kan kardeşini de gözünü kırpmadan arkadan vuracaktır. Öldü sandığı Cevdet ağır yaralıdır. Düşen Selanik’le birlikte Yunan’ın eline geçip esir kampına konulacaktır.

O hercümerç içinde akıbetinden haber alınamayan Cevdet’in şehit olduğu düşünülür. Selanik’i terk
etmek zorunda kalan Azize, üç çocuğuyla İzmir’e göçer. Kayınvalidesi Habibe de yanlarındadır.

Kocasının acısını içinde yaşatan, çocuklarına kol kanat germeye çalışan Azize hemşirelik yapmaktadır. İşe bakın ki Tevfik de İzmir’dedir. Sureti haktan görünerek ailenin koruyuculuğuna soyunmuştur!

Dizinin ikinci bölümü 7 yıl sonrasıyla başlar. Çocuklar büyüdükçe sorunlar da büyümektedir.

Aradan geçen 7 yıl içinde Ali Kemal uçarı bir delikanlı, Yıldız, gözü yükseklerde, lüks tutkunu, Hilal ise vatansever, millici birer genç kız olmuşlardır.

15 Mayıs 1919 günü Yunan Ordusu İzmir’e çıkmaktadır. Küçük Asya’nın fatihi pozlarındaki Vasili, işgal ordusunun komutanıdır. Türk Ordusu’nun ele avuca sığmaz binbaşısı Cevdet’i bu bölümde Yunan üniforması içinde İzmir’e ayak basarken görürüz!

O, artık bir Yunan Albayıdır. Karaya ayak basar basmaz ilk nutkunu sıkar: ” Osmanlı öldü. Yaşasın
Yeni Yunanistan!” Cevdet’in İzmir’i şereflendirdiği gün oğlu Ali Kemal, işgali protesto ederken
yakalanmış, infaz edilmek üzere idam mangasının önüne çıkarılmıştır. Vasili, infazı Albay Cevdet’e
verir. Cevdet, gözleri bağlı ve yıllardır görmediği, tanımadığı oğluna silahını doğrultmuştur!

İşgal Ordusunun Türk albayı Cevdet, bu topraklardaki kadim Helen uygarlığının mirasçısı Yunan adaleti ve şefkati adına isyancıyı bağışlar! Dizinin senaristi ve yönetmeni öyle uygun görmüş olmalı ki infazın affa dönüştüğü sahnede Azize, Ali Kemal, Cevdet, kızlar maile kamera karşısındadırlar.

Vasili, sadakatini defalarca ispat etmiş Albay Cevdet’e, ailesiyle beraber kendisine tahsis edilen
konakta kalma onurunu bahşeder. İşgal İzmir’inde Vasili familyası ev sahibi, Cevdet ailesi konuktur!

Akşam yemeklerinde Vasili ile Cevdet “Büyük Yunanistan” şerefine kadeh kaldırmaktadırlar. Bu
arada Vasili’nin oğlu Leon’un gözü pek, Yunan mitolojisi ve çağdaş edebiyata derinliğine vakıf
entelektüel bir teğmen, Ali Kemal’in ise Tefeci Simon’un fedailiğini, tahsilatçılığını yapan, İzmir
batakhanelerinde racon kesen bitirim olarak resmedildiğini okurlarımıza hatırlatalım.

Konaktaki geniş ailenin üç erkeği her sabah gösterişli üniformalarıyla Yunan karargahına, Azize
Hemşire ile Hilal hastaneye gitmektedirler. Cevdet’in küçük kızı Hilal, millicilik yolunda mesai
harcarken büyük kızı Yıldız, işgal komutanının oğluyla çoktan mercimeği fırına vermişlerdir. Konak
arkadaşlığından yatak arkadaşlığına sıçrayan aşk kıvılcımı suyun iki yakasını birleştirivermiştir!...

İzleyicilerin milli gururunu –şimdilik- daha fazla incitmemek, safderun ekran tutkunlarını
uyandırmamak için araya bazı tatlandırıcılar konulmuyor değil. Yunan’a esir düşen Cevdet’in
aslında hain olmayıp, Eşref Paşa ( kim ise ) tarafından milli görev için esir kampında ikna edilmesi, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasına Cevdet’in gizliden sevinmesi, Amasya Genelgesi’nin
yarattığı heyecan türünden sakinleştiricilerin dizinin Helen severlik üzerine kurgulanan ana tezini
örtmeye yetmediğini belirtelim.

Yunan Komutanı Vasili, karısı Veronika, mahdumları Leon ile Albay Cevdet’in ailesi kıyaslandığında
dizi seyircilerinin Yunan tribününü tercih edeceğini peşinen söyleyebiliriz. Ulusal onuruna düşkün,
İyonya Fatihi havalarındaki Vasili, yitirdiği ilk oğlunun özlemiyle yanan acılı anne, erdemli eş
Veronika, Helen ırkının fiziki ve entelektüel simgesi Leon bir tarafta, Yunan Albaylığı ve Azize’nin
kocalığı olmak üzere iki şapkalı, iki kimlikli Cevdet, bitirim oğlu, Türk doktorla nişanlandığı geceyi Leon’un odasında geçiren Yıldız, asi kız Hilal diğer tarafta ve her iki aile aynı konakta…

Önceki yılların “Kırık Kanatlar”, “Yabancı Damat”, “Elveda Rumeli” gibi dizileriyle Türk milletinin
derin bilinçaltını, milli şuurunu, ortak yön duygusunu köreltmeye yönelik kültürel radyasyonun
son numunesinin -şimdilik- özetini burada keselim ve artık sorulara geçelim :

-Milli Mücadeleye örtülü katkı için illa Yunan üniforması mı giymek gerekiyor ?

-Dizinin en kötü karakteri olarak niçin Albay rütbeli bir Türk subayı seçilmiştir? Tevfik, Türk üniforması
içinde niçin hep Türk askerini, Türk subayını katletmektedir? Namusu dairesinde (!) gazinolarda
sahneye çıkan Eftelya’ ya niçin askıntı olmaktadır? Albay Tevfik’in şahsında Türk üniformasına hangi
niyetle yuh çektirilmektedir?

-Gizli Kuvvacı (!) Cevdet’in kızı niçin işgal komutanının oğlunun kucağına oturtulmaktadır!

-Dizide antik dönem tanrıçaları gibi tasvir edilen Veronika’nın trajedisi ile Leon’un Türk kızına tutkulu aşkı üzerinden oluşturulacak algı ile ; “ Bırakalım bu 12 mil ve Kıbrıs takıntısını. Yeter ki Türk kızı ile Yunan genci vuslata ersin” algısı mı oluşturulmak istenmektedir?

- İzmir’in işgalinin ilk günü Kordon’a ayak basar basmaz başlayan Türk katliamı tarihsel bir gerçeklik
iken, bu acımasız kıyım Vicdani Retçi Yunan neferi Andreas üzerinden aklanmak mı istenmektedir?

-Türk kızları, kendi haneleri dururken niçin Marika’ların mekanında görücüye çıkarılmaktadır?

-İşgal İzmir’inde bile olsa Yunan subayına, Müslüman Türk kızının nişanlısı Başhekim Mustafa Sami’ye ve ağabeyi Ali Kemal’e; “Bu nisan olmayazak! ” postası niçin attırılmaktadır?

- İzmir’de ve Anadolu içlerine ilerleyişlerinde, Mustafa Kemal’in; “ Katiller sürüsü “ olarak tanımladığı Yunan Ordusunun yaptığı tecavüzler ve uyguladığı vahşet, Yıldız’ın Leon’a, Eleni’nin Ali Kemal’e aşkı ile niçin perdelenmek ve dengelenmek istenmektedir?

-Dizide esas olan karmaşık bir aşk hikayesi ise mekan ve dönem niçin 1919 İzmir’i olarak seçilmiştir?

-İzmir’in işgalini ‘Kara Gün’ olarak tanımlayan Türk algısını, Leon - Yıldız aşkı üzerinden ‘Sevginin
Miladı’ olarak değiştirmek mi amaçlanmıştır?

Toplum mühendisliğinin son derece etkili bir örneği olarak gündeme getirdiğimiz algı dizisiyle ilgili
kuşkusuz daha çok şeyler söyleyebilir, soruları daha da uzatabiliriz. Dizinin sonraki bölümlerinde neler
yaşanacağı, kimin elinin kimin cebinde olacağı, suyun iki yakasından aşıkla maşukun ilerleyecek muhabbetini dengelemek için hangi tatlandırıcıların kullanılacağını bir yana bırakıp işin esasına
dönerek dizinin senaristine, yapımcısına, Kanal D’ nin sahiplerine müştereken ve müteselsilen
soralım:

SİZİN VATANINIZ NERESİ ?




GÖRÜŞ


Av.Hüseyin Özbek yazdı: İNTİHAR BELGESİNİ YIRTAN MECLİSTEN ARDINDA İNTİHAR MEKTUBU BIRAKAN MECLİSE
13 Ocak 2017

1876 Kanun-i Esasi’ den günümüze 141 yıllık Anayasal geçmişe sahibiz.Monarşik dönemin Kanun-i Esasi’si Anayasal miladımız olarak kabul edilirse, 1921 – 1924 – 1961 – 1982 derken bir buçuk asırlık Anayasal hukuk kültüründen geliyoruz.

Saltanattan Cumhuriyete devrolan Anayasal hukuk kurumsallığı ve kültürü, aynı zamanda toplumun müştereken sahip olduğu zengin bir hukuk mirası olarak kabul edilmelidir.

Milli Mücadelenin hem yasama organı olan hem de yürütme organının oluşumu itibariyle hükümeti içinden çıkaran TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi) özgün bir örnek teşkil etmektedir. Fakat yürütme üzerindeki denetiminden asla vazgeçmemiş, yürütmenin inisiyatifi altına girmemiştir.

Ülkenin dört bir taraftan işgale uğradığı, kurtuluş umudunun bulunmadığı, Mütareke İstanbul’unun işgalcilerin merhametine sığındığı bir süreçte ortaya çıkan TBMM, salt bir parlamento olmanın çok ötesine geçerek, hem Milli Egemenliğin ve Millet İradesinin temsil makamı, hem de Milli Mücadelenin meşruiyet organı olmuştur.

Gaz lambalarının titrek ışıklarının aydınlattığı Bozkır Ankara’sının Gazi Meclisi, Türk halkına dayatılan, toplu intihar metni Sevr paçavrasını yırtıp, bağımsızlık belgesi Lozan’ı elde edecek bağımsız irade ve kararlılığı sonuna kadar sürdürmüştür.

1920’lerin Gazi Meclisi, kurtuluşun ve kuruluşun önderi, Gazi Meclisin Reis Paşasına olağanüstü şartlarda bile savaşın zorunlu kıldığı istisnai yetkileri sınırlı bir süre için tanımış, süre bittiğinde geri almayı bilmiştir. TBMM; Millet iradesini ve egemenliğini, kurtuluşun büyük liderinin bile üstünde tutma kararlığı ve özgüveni içinde olmuştur.

Gazi Meclisin Gazi Vekilleri ne bir sonraki yasama döneminde tekrar kapağı TBMM’ye atmak ne de kendilerine milletin üstünde ayrıcalıklar ve maddi olanaklar sağlama hesabı içinde olmuşlardır. Gazi Vekilleri gece uykularından mahrum eden bütün mesaileri İSTİKLAL-İ TAM ( Tam Bağımsızlık ) içindir.
Türk Milleti, 97 yıllık onurlu bir geçmişe sahip Gazi Meclisin çatısı altındaki günümüz vekillerinden, yalnız kaldıklarında aynadaki suretleriyle göz göze gelmekten çekinecek bir tutum içinde olmamalarını, kimi temsil ettiklerini, kime karşı sorumlu olduklarını bir kez daha düşünerek, esaslı bir vicdan muhasebesi yapmalarını beklemektedir.

Hiçbir hukuk sınırlamasına, hiçbir meşru denetim mekanizmasına uğramadan, Osmanlı hanedanından bile esirgenen post modern saltanat yetkisi sağlayan Anayasa değişikliğine onay vermenin, 1920’lerde emperyalizmin dayattığı intihar metni Sevr’i yırtan Gazi Meclisin bu günkü sakinlerinin, hem bireysel hem de kurumsal anlamda topyekun intiharından başka bir anlama gelmeyeceği bilinmelidir.

Bir şey daha bilinmelidir: Türk Milleti yasama görevi için seçtiği vekillerine millet egemenliğinin ve milli iradenin tecelli makamını imha yetkisi vermemiştir. Millet iradesinin ve Milli Egemenliğin her türlü antidemokratik baskı ve saldırıya karşı savunulması ve yaşatılması görevi vermiştir!




GÖRÜŞ

HÜSEYİN MASKELİ YEZİTLİK
ya da ALMAN ALEVİLİĞİ

Av. Hüseyin Özbek yazdı:
15 Kasım 2016

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) öncülüğünde 12 Kasımda Köln’de "Diktatörlüğe Hayır, Demokrasiye Evet" sloganıyla gerçekleştirilen mitingde PKK bayrakları ve Öcalan posterleri açılmasının yarattığı tartışmalara geçmeden işin evveliyatına kısa bir göz atalım.
Mitingin bileşenlerini temsil eden “Almanya Demokratik Güç Birliği” platformunun internet sitesinde Türkiyeli (!) Türk, Kürt, Alevi derneklerinin bir araya gelmesiyle 2013 yılında kurulduğunun belirtildiğini öncelikle not ettikten sonra platformun katılımcılarını sıralayalım:

AABF (Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu)
YEK-KOM (Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu)
TÜDAY (Türkiye-Almanya İnsan Hakları Derneği)
ATİF (Almanya Türkiyeli İşçiler Federasyonu)
AGİF (Almanya Göçmen İşçiler Federasyonu)
ADHF (Almanya Demokratik Haklar Federasyonu)
DİDF (Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu)
ÖDA (Özgürlük ve Dayanışma Almanya)
Avrupa Barış Meclisi
Devrimci Proletarya (Yaşanacak Dünya Gazetesi)
Avrupa Dersim İnisiyatifi
KOMKAR (Avrupa Kürdistan Dernekleri Konfederasyonu)
Anadolu Federasyonu
FEDA (Demokratik Alevi Federasyonu)
Liwa İskenderun İnisiyatifi
CENI (Kurdisches Frauenbüro für Frieden)
FKE (Almanya Ezidiler Federasyonu)
YXK (Kürdistan Öğrenciler Birliği)

Güç Birliği Platformunun bileşenlerinin ortak paydasının Türklük dışı etnik ve mezhepsel aidiyet duygusu olduğu anlaşılmaktadır. Platformun düşünsel ve eylemsel stratejisinin Alman devletiyle iş birliği, Türkiye’ye karşı güç birliği temelinde şekillendiği görülmektedir. Bu nedenledir ki gurbetçilerin ekonomik ve sosyal hak talepleri güç birliğinin ilgi alanına girmemektedir.
Güç Birliğinin yol haritasını çizen üst akılın Almanya olduğu kuşkusuzdur. O halde Federal Almanya’nın platformdan beklentilerinin neler olduğunun yanıtlanması gerekmektedir. Sorunun cevabından önce politik yelpazenin solundan sağına tüm Alman partilerinin, söylem farklılıklarına karşın, Alman devletinin stratejik çıkarları doğrultusunda şekillendiğinin altını çizelim.
Gurbetçilerin Dini ve Milli Kimlikleri Nasıl Buharlaştırılır?
Yabancıların Germen kültür potasında eritilmesi Almanya’nın partilere göre değişmeyen ulusal politikasıdır. Bu milli proje, Entegrasyon ( uyum ) sözcüğü ile tanımlanmaktadır. Bu politikayla üçüncü kuşaktan gurbetçi çocuklarını Hasan ve Halime olarak sokulacakları entegrasyon tezgahından Hans ve Helga olarak çıkaracak etnokültürel Alman mucizesi hedeflenmektedir.
Entegrasyon projesi doğrultusunda örgün eğitimin yanında, yetişkinler için yaygın eğitim uygulamasıyla, Türkiye ile düşünsel, duygusal bağların olabildiğince zayıflaması, etnik ve mezhepsel alt kimlikler inşasıyla gurbetçilerin ayrıştırılması amaçlanmaktadır.Bir başka söylemle projenin stratejik hedefi yabancıların Germen kültür saflığı için tehdit, günlük yaşam için sorun olmaktan çıkarılırken geldikleri ülke ve devlet açısından soruna dönüştürülmesidir.
Entegrasyon projesinin yalnızca bireylere yönelik olduğu düşünülmemelidir. Dinsel, mezhepsel, siyasal yelpazenin sağından soluna her türlü örgütlülük uyum projesinin ilgi alanı içindedir. Alman çıkarlarıyla uyumlu hale getirilirken birbirleriyle hasımlaştırılan, Germen ikliminde yeşertilecek SÜNNİLİK ve ALEVİLİK de aynı kapsam içindedir. Ayrıca Türk milletine mensubiyet duygusu taşıyan kimi yurttaşlarımıza yönelik KÜRT, LAZ, ÇERKEZ, GÜRCÜ vs. üzerinden yeni kimlikler inşası, projenin bir başka boyutunu oluşturmaktadır.

Köln Kolonyasının da Dağıtamadığı Kötü Kokular

Sözün burasında Köln’e dönüp, Entegrasyon Projesinin Entegre ürünü AABK öncülüğünde düzenlenen mitingde PKK flamaları ve Öcalan posterlerinin açılmasının, Türk bayrağıyla katılma saflığında bulunan bir yurttaşımıza yönelik linç girişiminin ayrıntılarına geçmenin zamanıdır.
AABK’nın, Öcalan posterleri ve örgüt flamalarının açılıp, PKK lehine sloganlar atılması üzerine yaşanan gerginlikle ilgili açıklamasındaki;"Alevi Hareketi'nin hassasiyetleri anlaşılır ve kabul edilir bir hale gelene kadar "Demokratik Güç Birliği" ile olan ilişkilerimizi askıya aldığımızı kamuoyuyla paylaşıyoruz" cümlesinde vurgulanan hassasiyetle ilgili kısa bir samimiyet testi yapalım:
AABK Genel Başkanı Hüseyin Mat’ın, 7 Haziran 2015 milletvekili seçimine ilişkin 19 Nisan 2015 tarihli açıklamasının bazı bölümlerini, samimiyet testinin cevap anahtarı olarak alıntılayalım:
[ Mat; Türkiye Cumhuriyet tarihinde Alevilerin ilk kez kurumsal kimlikleriyle seçime girdiklerini söyleyerek, 7 Haziran seçimlerinde Alevilerin HDP’ye oy vermesi çağrısında bulundu. CHP yetkilileri ile yaptıkları görüşmeler hakkında bilgi veren Mat, “CHP bize Avrupa’da sandıkta bekçilik yapmamızı istedi. Bu çok saygısızca bir yaklaşımdı. CHP Alevilerden artık oy almaz’’ dedi. HDP ile ittifak yapan kurumlardan biri olan Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Genel Başkanı Hüseyin Mat, “Bu ittifak seçimlerle sınırlı bir birliktelik değil. Uzun süreli bir birlikteliktir. Herkesin böyle yaklaşması gerekiyor’’ diye konuştu. HDP bize şunu söyledi: “Derdiniz ne, ne söylemek istiyorsanız, gelin meclis kürsüsünde söyleyin. Bunun için seçilecek bir yerde adaylık vereceğiz. Gelin mecliste sorunlarınızı anlatın.’’ Açıkçası bize, ‘Alevi’ olarak gelin dediler. HDP bize bu teklifi sundu. Biz her iki partinin tekliflerini örgütümüze taşıdık. Ardından Frankfurt’ta dernek ve Cemevi başkanları ve yöneticilerimizle toplantı yaptık. Bu toplantıda yaptığımız tartışmalar sonucu yüzde 99 oy birliğiyle HDP ile ittifak için AABF yönetim kuruluna tam yetki verildi. Bizde aldığımız bu yetkiyle HDP ile görüştük. Alevilerin talep ve beklentilerini Selahattin Demirtaş’a ilettik. O da talep ve isteklerimizi kabul etti ve mutabakata vardık. Ardından kendi aramızda yaptığımız toplantıyla AABF’nin kurucu başkanı olan sayın TURGUT ÖKER’i aday gösterdik. HDP tarafından adayımızın İstanbul’un 2’nci bölgede, 1’nci sırada gösterilmesi de bizi oldukça mutlu etmiştir. Bu da Alevilerin taleplerinin karşılığını bulduğunu gösteriyor. Yine Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Genel Başkanı MÜSLÜM DOĞAN’ ın İzmir’in 2’nci bölge, 1’nci sırada gösterilmesi, ALİ KENANOĞLU’nun İstanbul 3’ncü bölgede 4’ncü sırada gösterilmesi HDP’nin Alevilere bakış açısının bir fotoğrafıdır. Göstermiş olduğu samimiyet ve güven duygusudur. O yüzden biz Alevilerde buna pozitif bir katkı göstererek, layık olacağız.”
-Diğer partilerle karşılaştırdığınızda HDP’nin aday profilini nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Türkiye’de birçok dinamiği bir araya getiren, birçok rengi buluşturan bir tablo. Türklerin,
Kürtlerin, Alevilerin, Êzdîlerin, Romanların, Lazların sesini meclise taşıyacağı bir birleşim.
Tüm halkların yıllardır özlemi duyduğu bir iradeden bahsediyorduk. HDP bunun sözcüsü
oldu. Doğru bir karar, doğru bir aday listesi. Bu tablonun sadece 7 Haziran ile sınırlı olacağını
düşünmüyorum. Bu ittifakın daha büyüyeceğine inanıyorum. ]
Uyguladığımız samimiyet testinin ıslak imzalı belgesi olan yukarıdaki alıntı, arka plandaki Pir Sultan Maskeli Hı (n ) zır Paşalığı hala görmezden gelenler için çarpıcı bir ibret belgesidir. Anadolu Türklüğünün en az bin yıllık inanç kültür sarmalı Sosyolojik Alevilik yerine ikame edilmek istenen Madein Germany markalı Sentetik Alevilik ile tüm ülkeyi ateşe verecek yeni Madımakların tezgahlanmakta olduğu bilinmelidir.
AABK Başkanının HDP güzellemesi, etnik ayrılıkçılığın sunduğu mezhep kotasından TBMM’ye milletvekili sokan, lokomotifliğini siyasal Kürtçülüğün yaptığı katara son vagon olarak eklenme hevesi ortada dururken, Köln mitingine ilişkin –göstermelik- flama ve poster alınganlığı, Sentetik Alevilik üzerinde oluşan haklı kuşkuları gidermeye yetmemektedir.

Ayrıştırma Mezarlığı

Ülkemizde bu güne kadar mezarlıkların mezheplere göre düzenlenmediğini, kadimden günümüze Alevi olsun, Sünni olsun vefat eden yurttaşlarımızın aynı mezarlığa defnedildiklerini not ederek işin bir başka boyutuna dikkat çekelim.
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) ile Hamburg Eyalet Yönetimi arasında imzalanan "Hak Eşitliği Anlaşması" kapsamında 2016 yılı Nisan ayında açılışı yapılan Alevi Mezarlığı, Almanya’nın her türlü dinsel ve mezhepsel inanca saygı ve tarafsızlığı olarak mı değerlendirilmelidir? Yoksa aynı ülkenin yurttaşlarının teolojik, ideolojik, etnolojik yönlerden ayrıştırılıp gettolaştırılarak ortak aidiyet duygularının buharlaştırılması olarak mı görülmelidir? Hamburg Alevi Vakfı Başkanının, Ermenilerin, Ezidilerin, Süryani kökenli vatandaşların da mezarlıktan yararlanabileceklerine ilişkin açıklaması bu açıdan son derece düşündürücüdür.

Mezhep ve meşrep farklılığı, bugüne kadar Türklük duygusunu ortadan kaldırmamış, beşikten mezara, kederde, tasada, kıvançta bir olmayı engellememiştir. Almanya’da ihdas edilen Alevi Mezarlığının aynı milletin evlatlarını her iki cihanda sonsuza kadar ayırmanın ilk adımı olarak tasarlandığı bilinmelidir.
O mezarlığa aslında Alevi olsun, Sünni olsun aynı milletin evlatlarının ezelden ebede birlikte yaşama arzusunun ve ortak geleceğinin defnedilmek istenildiği görülmelidir.
Alevilik Anabilim Dalı
Almanya’nın işi tesadüfe bırakmayıp, beşikten mezara kadar ilgilendiğinin bir başka kanıtı da yukarıda bahsettiğimiz “Hak eşitliği anlaşması” kapsamında Hamburg Üniversitesi Dünya Dinleri Akademisi bünyesinde Alevilik Anabilim Dalı'na yer verilmiş olması. AABF Başkanı Hüseyin Mat’ın; "Bu gelişim dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Aleviler için de bir örnek teşkil etmektedir. Almanya’daki Aleviler bütün taleplerini elde etmiştir. Aleviliğin sözlü tarihinin yazılı tarihe dönüştürülmesi bakımından da bugün bir köprü oluşturuluyor. Köprünün temeli bugün burada atılmış oldu. Umarım bu gelişme Türkiye’ye de örnek olur" sözleri, Hans ile Hüseyin arasındaki Musahiplikten çok, Hans’ın Mürşit, Hüseyin’in Talip rolüne soyunduğu bir orta oyununa işaret etmektedir.
Yeni Madımak da Yeni Kerbela da İstemiyoruz!
Diyarı gurbette elimizden alınmaya, bilincimizden çalınmaya çalışılan bin yıllık damıtılmış inanç kültür sarmalı Anadolu Aleviliğinin yerine konulmak istenenin, post modern yeni Kerbelalar yaşatmaya kurgulanmış Hüseyin maskeli Yezitlikten başka bir şey olmadığı iş işten geçmeden görülmelidir!




GÖRÜŞ

İMAJ BOZULMASI YA DA “EROL TAŞ”LAŞTIRMA
Av.Hüseyin Özbek
21 Şubat 2017

Klasik Yeşilçam filmlerinde iyiler kötüler, güzeller çirkinler, aşıklar maşuklarıyla hep aynı hikaye tekrarlanır. Zengin kız fakir oğlan, yoksul kız varsıl delikanlı üzerine kurgulanan filmler halkın geleneksel kültür kodlarıyla örtüşen çağdaş birer Keloğlan hikayesidir.

Her filmde tekrarlanan günümüzün “Kerem ile Aslı” sının aşkı, sinema salonlarını lebalep seyirciyle doldurmaya yeter. Anadolu’nun en ücra kasabalarında seyirciyle buluşan filmin hasılatından, yapımcısından oyuncusuna, senaristinden ışıkçısına herkes hissesine düşeni alır.

Beyaz perdenin film icabı aşıklarının sevdası ile sinema salonunu dolduran ahali arasında ilginç bir duygu paydaşlığı oluşur. Erkek seyircilerin hepsi esas oğlan, kadınların, kızların tümü başroldeki kadın oyuncudur. İş o hale varır ki hayal perdesindekiler rol icabı gözyaşı dökerken, seyircilerin tekmili essahtan ağlar. Kötülere öfkesi, sevgiliye tutkusu perdede temaşa ettiğinden kat be kat fazladır.

Yeşilçam’ın gün görmüş, halkın sosyal psikolojisini, duygu frekansını iyi bilen oyuncu sarrafı yönetmen, kimin hangi role uygun olduğunu bir görüşte anlar. Oyuncunun yüz görünümünün, simasının, beden özelliğinin hangi role uygun düşeceğini şaşmaksızın tespit eder.

Yeşilçam piyasasına adım atan artist adayının fizyonomisi, cinsiyeti kadar adı da kaderini belirler. Çoğu kez gerçek adı soyadı nüfus kütüğünde bırakılıp, seyircinin kolay akılda tutabileceği, kafiyeli, akıcı isimler bulunur. Fahrettin Cüreklibatur’dan Cüneyt Arkın, Tarık Üregül’den Tarık Akan çıkarmak yazıya geçmeyen Yeşilçam raconunun icabındandır.

Klasik dönem jönlerinin sinema ömrünün otuzlu yaşlarda sonlanması seyirci algısının onu başrolün dışında görmek istememesindendir. Kötü adamlar her filimde ölseler de sinema ömürleri uzundur.
Klasik dönemin klasikleşmiş kötü adamlarının başında Erol Taş gelir. İyilerin ve iyiliğin karşısında kötünün ve kötülüğün temsilcisidir. Kötü işler yapar, iyilere zarar verir. Köroğlu’nun karşısındaki Bolu Beyi, Keloğlan’ın karşısındaki insan eti yiyen dev gibidir. Bu kötülük sembolüne karşı seyirci esas oğlan kadar sabırlı değildir. Yuh çeker, ıslıklar, belasını bulması için beddua eder. Filmin finalinde esas oğlan tarafından atılacak dayağı, kesilecek cezayı sabırsızca bekler.

Sabrının sonuna gelen, çevirdiği dümenleri anlayan jön tarafından sille tokat dövülürken sinema salonu alkıştan, ıslıktan yıkılacak gibi olur. Hak yerini bulmuş, kötüler yere geçmiş, iyiler kerevete çıkmıştır. Kötü adamın pestilini çıkaran dayağın, hatta ölümünün seyirciyi coşturması, adaletin tecellisiyle kötülüğün cezasız kalmayacağına olan inancın her filimde yenilenmesinden kaynaklanır.
Dünyamız da hem yaşanan gerçeklik, hem de uçsuz bucaksız bir hayal perdesi değil midir? Bu hayal perdesinde bir varmış bir yokmuş misali yitip gitmemenin yolu, demokrasi liginden küme düşüp Erol Taş olarak algılanmamaktan geçiyor. Türkiye’nin siyasi, hukuki, toplumsal açılardan perdeye yansıyan imajının başrolden kötü adamlığa kaymaya başlamış olması üzerinde düşünülmelidir.

Türkiye’nin uluslar arası kamuoyundaki olumlu algısının kaynağı 29 Ekim 1923 tarihiyle simgeleşen stratejik tercihleridir. İslam dünyasında teokratik doğmaların belirlediği değişmez-değiştirilemez- nizam yerine demokrasiyi, çağdaş hukuku, ümmet yerine milleti, tebaa yerine özgür bireyi öne çıkarmasıdır. Türk Milletinin 1876 Kanun-u Esasi ile başlayan anayasal temel ve demokratik nizam yolculuğunun tümüyle reddi anlamına gelen 16 Nisan şantajının sandıkta onaylanmasının, Erol Taş’laşmayı kabullenmekten başka bir anlam ifade etmeyeceği görülmelidir.

Topyekun ayaklanma için fırsat kollayan etnik ayrılıkçılığın elini güçlendirip, uluslar arası meşruiyet sağlayacak olan akıl tutulması, siyasi iktidarca Türkiye’nin sosyolojik saatinin 500 yıl geriye alınması girişimidir. Siyasal kültürü bilim dışı tevatürden ileri gitmeyen, dünya ve ülke gerçekliğinden tümüyle kopmuş hastalıklı bir anlayışın ülkeyi Erol Taş’laştırması, pusudaki emperyalizmin diktatörlüğün tasfiyesi, demokrasinin yeniden ikamesi bahanesiyle yapmayı tasarladığı müdahalenin gerekçesi olacak kullanılacaktır!
Emperyal sistemin propaganda çarklarının uluslar arası kamuoyunu, Erol Taş’la özdeşleştirilen Türkiye’ye dayak atılmasını alkışlamaya hazırladıkları, daldıkları Osmanlı rüyasından bir türlü uyanamayan devletliler dışında cümle alem tarafından apaçık görülmektedir.




GÖRÜŞ

PARMAK İZİ
Av. Hüseyin Özbek
21 Ağustos 2012

Kürdistan bayrağını göndere ve sineye çekenler –çektirenler – üzerine fütürist bir deneme

Suçun faili belli değilse delilden sanığa gidilecektir. Bu durumda titiz bir çalışma ile suç mahallindeki her türlü delil kayıt altına alınacaktır. Delillerin kriminal laboratuarlarında incelenmesiyle en çetrefil suçların, kusursuz cinayetlerin faillerine ulaşılmaktadır. Sigara izmariti, basit bir çizik, tükürük, kıl, tüy, deri parçası, parmak izi suçlunun adaletin karşısına çıkmasını sağlamaktadır.

Toplumun gözü önünde işlenen cürümün ardından sanığın suç delilleriyle birlikte yakalanması durumunda kriminal laboratuarların mesaisine gerek kalmamaktadır. Yazının bundan sonrası için ceza hukukunu, kriminolojiyi geçelim. Bırakalım parmağı kocaman el ayasının nam olsun kabilinden izinin bırakıldığı halde kovuşturmaya kimsenin gücünün yetmeyeceği bir cürümden bahsedelim okurlarımıza.

4 Mayıs 2012 günlü gazeteler okurlarına Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin gayrı resmi başkenti Erbil’deki bir otelin açılışını müjdelediler. Kempinski, Marriot, Swiss ve Sheraton gibi otelcilik devlerinin art arda yatırım kararı almasında Erbil’e ilk adımı atan Divan’ın bölgenin sigorta sorununu çözmesinin etkili olduğunu duyurdular. Haberin devamında Koç Holding’in otelcilik markası Divan’ın açılış töreninin ayrıntıları veriliyor: Yaklaşık 100 milyon dolara mal olan 5 yıldızlı Divan Erbil’in açılışına katılan Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç: “Bölgedeki büyüme potansiyeli bizi cezbetti. Otelimiz de çok güzel oldu” derken, Koç Holding Turizm, Gıda ve Perakende Grubu Başkanı Tamer Haşimoğlu tercih nedenlerini; “ Erbil, Türk yatırımcılar ve işletmeciler için çok önemli bir potansiyel barındırıyor. Divan Grubu olarak, son yıllarda yeniden yapılanan ekonomisi ile iş hayatının kalbinin attığı Kuzey Irak’taki iş oteli ihtiyacını tespit ederek geleneksel konukseverliğimizi komşu sınırlara taşımayı amaçladık” sözleriyle açıklıyor.

Divan Erbil’in açılışına katılan Bölgesel Yönetimin Başbakanı Neçirvan Barzani, Mustafa Koç, Divan Grubu CEO’su Marcos Bekhit, Elegan Turizm Yönetim Kurulu Başkanı Sarp Turanlıgil, TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in bakır sini üzerindeki kile sağ ellerini basarak temelini attıkları dostluğun gelecek kuşaklara taşınacağı mesajını veriyorlar.

Divan Otelinin yatırımcısı Elegan Grup Yönetim Kurulu Başkanı Sarp Turanlıgil Türk işadamlarının son 2 yıldır Erbil’e ilgisinin yoğunlaştığını belirterek; “ 11 yıldır buradayım. Ahmet Özal site yapıyor, havalimanını da Türkler yaptı. Şu anda 15 bin kayıtlı oturma izni olan Türk var. 957 kayıtlı şirket Erbil’de” açıklamasını yapıyor.

Divan Oteli’nin girişindeki 2 büyük mağazadan biri Setur’un ( Koç ) diğeri Beymen’in ( Boyner Holding ). Açılışa kocası Boyner Holding Yönetim Kurulu Başkanı Cem Boyner ile katılan TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner; “ Bu bölge gelişim açısından büyük potansiyel taşıyor. Bana sadece Exxon Mobil’in 7 bin eksperinin Irak’ta olduğunu söylediler” diyerek Kuzey Irak’ın uluslar arası sermaye devleri için önemini vurguluyor. Boyner Grubunun yatırım kararında Neçirvan Barzani’nin; “ Erbil’in İstanbul’dan bile daha güvenli” olduğuna ilişkin sözlerinin etkili olduğu anlaşılıyor. Beymen Genel Müdürü Elif Çapçı 20 milyon dolar ciroya ulaştıkları Kahire’deki mağazada Arap Baharından sonra işlerin düştüğünden yakınırken İstikrar ve potansiyelin olduğu Erbil’de 10 milyon dolarlık ciro beklentisini vurguluyor.
Zaman Gazetesi; “Koç, Kuzey Irak’a Divan’la girdi” başlığının altında iri puntolarla; “Koç Grubu, yurtdışındaki ilk Divan Oteli’ni Kuzey Irak bölgesel yönetiminin merkezi Erbil’de açtı. Amerikalılardan İtalyanlara dünyanın dört bir yanından yatırımcının aktığı K.Irak’ta Koç’un otel açması, Türkiye için ayrı bir anlam taşıyor. Erbil’de yönetim, altyapı, ulaşım, eğitim, sağlık hizmetleri ve iletişim gibi alanlarda üç-beş yıl içinde 20 milyar dolarlık yatırım planlanıyor” cümleleriyle konuya giriyor. Zaman muhabirinin yorumu yanı başımızda çizilen yeni siyasi coğrafyayı müjdeliyor: “Amerikalı Citi Group bir ülkeye giriyorsa da tesadüfi değildir, ayrılacaksa da öylesine verilmiş bir karar değildir. Görünen görünmeyen siyasi iktisadi ve içtimai sebepleri uzun uzun analiz ettikten sonra verilmiş kararlardır bunlar. Koç da öyle yapıyor.” Yazı Koç’un Bağdat’ı bir yana iterek merkezi yönetimle şekli bağlarını da koparmak için bahane arayan bölgesel yönetimle iş tutmasının şifrelerini de veriyor. Yazının bütününden Koç’un Atlantik ötesinin şemsiyesi altında palazlandırılıp petrol devletçiğine dönüştürülecek bir istikrar adacığına yatırım yaptığı anlaşılıyor. Yazı kile el basmayı Kuzey Irak’ın Türkiye’ye hiç olmadığı kadar yakınlaştığının aynadaki aksi sayılabileceği cümlesiyle sona eriyor.

Zamanın ruhunu iyi yakalayan Zaman işin peşini bırakmaya niyetli değil. Washington’un yüksek tavanlı salonlarında, Pentagon’un girilmez odalarında, CİA laboratuarlarında yazılımı programlanıp, şifreleri kodlanan Kürdistan’ın kutlu doğumundan müjdeler vermeye devam ediyor. 7 Mayıs 2012 günlü Zaman, Barzani’ nin açıklamalarını haberleştirmiş; ( Otel açılışında Türk gazetecilerin sorularını cevaplandıran Neçirvan Barzani, Türkiye’nin en büyük gruplarından Koç’un Erbil’de iş yapmaya karar vermesinin kendileri için önemine işaret ederek; “Benim şahsen Sayın Mustafa Koç Bey ile kardeşçe bir ilişkim var. Koç topluluğu gibi büyük grupların buraya gelerek yatırım yapmalarını bekliyoruz. Biz Türkiye ile her yönden iyi bir ilişkide bulunmak istiyoruz” dedi. Barzani, petrol üretimi konusunda Türkiye’nin tecrübelerinden faydalanmak istediklerini, inşa halindeki 2 rafineriden birinin Türk şirketi Genel Enerji tarafından yapıldığını kaydetti. Bağdat yönetimiyle petrol gelirleri konusunda yaşanan sorunlara değinen Barzani Kürdistan bölgesi olarak bu konuda ısrarlı olacaklarını belirtti. ABD Petrol devi Exxon Mobil ile yaptıkları anlaşmanın Bağdat tarafından kabul edilmemesine tepki gösterdi. Başbakan Erdoğan’ın ilk kez kendisini aramasının çok anlamlı olduğunu söyleyen Barzani açıklamasını: “İnşallah yakın zamanda ben de Ankara’ya geleceğim. Bu ilişkimizin daha da gelişeceğine inanıyoruz. Bence Türkiye Irak’ın en iyi konumdaki komşusudur. Türkiye tüm Irak’taki oluşumlar için hayırsever bir rol oynamaya çalışmıştır” sözleriyle bitirdi.)

Medyanın Kürdistan kroniğine azıcık ara verip Atlantik ötesinin sahnelediği post modern tragedyanın arka planına göz atmanın zamanıdır. Antik Yunan Tragedyaları yaşlılar korosuyla başlar. Koro oyunun başlangıcında seyirciye birazdan olacakların ipuçlarını verir. Olimpos’taki tanrıların yazgısının kişilerce yaşanacağını, kaderin değişmezliğini, insan çabalarının tanrısal yazgı karşısındaki acizliğini dillendirir. Biz 21. Yüzyıl tanrılığına soyunanlarca sahnelenen oyunda Antik dönemin aksine tek tek kişilerin değil milletlerin kaderlerinin nasıl çizildiğine getirelim sözü. Kuzey Irak’taki oluşumun bu günü ve yakın geleceğini, değişmez yazgısını cümle aleme duyuran tek kişilik koro Peter Galbraith’ e kulak verelim. Bölgesel Kürt yönetiminin başkanı Mesud Barzani’nin danışmanı ABD’li diplomatın Kürt Haber Sitesi Rudaw’da yayınlanan açıklamaları yoruma gerek kalmaksızın sahnelenen oyunu gözler önüne seriveriyor:

“Rudaw: Balkan devletleri bağımsızlıklarını kazandıklarında orada görevliydiniz. Deneyimlerini göz önüne aldığınızda, Irak’ta Kürtler için de böyle bir durum gerçekleşebilir mi?
Galbraith: Kürtler 90 yıl boyunca Irak’ın bir parçası olarak yaşadılar. Ancak Irak bunu değerlendiremedi. Balkanlar’da da gördüm ki, eğer bir halk bağımsızlık istiyorsa onu elde eder.
Rudaw: Size göre Irak’ta bir Kürt Devleti kurulması konusunda engeller nelerdir?
Galbraith: Mesut Barzani ve Başbakan Neçirvan Barzani tam bağımsızlık yolunda pek çok önemli sorunu çözdüler. Türkiye ile yakın ekonomik ilişki kurarak petrol endüstrisinin gelişmesini, diğer alanlarda yatırım gerçekleştirilmesini ve ekonomik bağımsızlığın tesis edilmesini sağladılar. Kürtlerin bu karmaşık bölgede ABD’nin en önemli müttefiki olduğunu ispat ettiler.
Rudaw: ABD’nin bağımsız Kürt devletini destekleyeceğini düşünüyor musunuz?
Galbraith: ABD genel olarak mevcut durumu destekler ve ayrılmalara sıcak bakmaz. Ancak mevcut gelişmeler ABD’yi seçeneksiz bıraktı. ABD olası bir bağımsız Kürt devletini destekleyecektir.
Rudaw: Kürt liderler ABD’nin petrol devi Exxon Mobil’in Kürt bölgesine gelmesini büyük sevinçle karşıladılar.
Galbraith: Kürt petrol sanayisi açısından dünyanın en büyük petrol şirketinin bölgeye yatırım yapmasından daha büyük bir güvence yoktur.
Rudaw: Barzani’nin petrol politikası hakkında görüşleriniz nelerdir?
Galbraith: Politikalar Kürt halkına büyük yarar sağlayacak ve yüzyılların hayali olan bağımsız devlet düşüncesini gerçekleştirecektir.”

ABD’li diplomatın cevapları, milenyum tanrılarının belirlediği bölgesel yazgıyı baştan açıklayıp milleti oyunun sonuna kadar sürecek meraktan birinci perdede kurtarmak anlamına geliyor. Koç’un Kuzey Irak’a Divan’la girmesinin bireysel tercihten çok yönetmenin verdiği rolün gereği olduğunu kavramak da oyunu temaşa eyleyenlerin ferasetine kalmış oluyor.

Türkiyeli sermayenin ve Türkiye’yi yönetenlerin bölgeye yönelik girişimlerinin arka planını öğrenmek mi istiyorsunuz? O halde sahneye koyucunun iradesini akıldan çıkarmadan seyirciyi sürükleyip götüren büyük oyunu izlemeye devam edelim. Zaman’ın 15 Mayıs nüshasında Çukurova Holding’in çoğunluk hisselerine sahip olduğu petrol şirketi Genel Energy’nin Kuzey Irak’taki petrol arama sahalarını artırdığına ilişkin haberin ayrıntılarına girelim. Erbil’in doğusunda 246 kilometrekarelik alana sahip Bina Bawi sahasındaki petrol arama lisansının yüzde 23 hissesini 175 milyona Holdingin satın aldığını bir güzel okuyalım. Genel Enerji’nin CEO’su Tony Hayward’ ın; “ Var olan ana sahalarımızdan biri olan, bir boru hattı ile bölgenin ana ihracat boru hattı olan Kerkük-Ceyhan’a uzanan petrol boru hattına bağlamayı planladığımız Tag Tag sahamızın hemen yanında bulunan, oldukça yüksek kalitedeki sahayı satın alıyoruz. Anlaşma pozisyonumuzu geliştirmiş ve bizim Kuzey Irak Bölgesi’ndeki kaynaklarımızın istikrarlı, umut vaat eden bir bölge olarak kabul edilen arazi aracılığıyla inşası stratejimize çok uymaktadır” sözlerinden, Bağdat’ın aradan çıkarılarak, hukuken devlet olmayan petrol derebeyliği ile iş tutmanın hangi aşamalara geldiğini anlayalım.

Divan’ın açılışında dile getirdiği davet arzusuna yeşil ışık yakılınca soluğu Ankara’da alan Barzani ilk yurt dışı resmi ziyaretini Türkiye’ ye yapmış oldu. Ayrıntıları biz yine 18 Mayıs tarihli Zaman’dan takip edelim:

“Neçirvan Barzani göreve geldikten sonra ilk ziyaretini Türkiye’ye yaptı. Barzani Ankara’da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüştü. Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın da katıldığı toplantıda petrol ürünleri satışı, iki ülke arasındaki kamyon ticareti, sınır kapılarının yetersiz kalması, Türkiye’nin en az iki tane daha sınır kapısı açma isteği, elektrik satışı gibi konular gündeme geldi. Türkiye’nin Irak ticaretinin 8 de 5’ inin kuzeydeki yönetimle yapıldığını hatırlatan diplomatik kaynaklar enerji konusunda da birçok alternatifin ve işbirliğinin konuşulduğunu kaydetti.”

Barzani Türkiye’de en üst düzeyde ağırlanırken Başbakan’ın Irak’la ilgili açıklamalarına tepki gösteren Bağdat’ın Türkiye’yi bir kez daha protesto ettiğini okurlarımıza hatırlatalım. Irak yeni protestosunun nedeni olarak Türkiye’nin Musul ve Basra başkonsoloslarının faaliyetlerinin diplomatik maksadı aşmış olmalarını gösterdi.

Ziyaret karşı ziyareti doğurmuş olmalı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, 20 Mayıs’ta Stratejik Teknik Ekonomik Araştırmalar Merkezi’nin ( SETAM ) düzenlediği 1. Uluslar arası Enerji Konferansı’na katılmak için Erbil’e gitti. 2007’de ara verilen petrol alıp petrol ürünü verilmesi uygulamasına tekrar başlanacağının altını çizerken ilk uygulamanın tankerlerle yapılacağını söyledi. Kerkük-Yumurtalık ham petrol boru hattının kapatılmasının söz konusu olmadığını belirten Yıldız, tam tersine yüzde 100 kapasite ile kullanılmasından yana olduklarını vurguladı. Bölgesel Kürt Yönetimi Tabii Kaynaklar Bakanı Asthi Hawrami toplantıda yaptığı konuşmada Kuzey Irak’tan çıkarılan doğalgazın Türkiye’ye ulaştırılması için bir proje üzerinde çalıştıklarını belirterek, öncelikli hedefin Güneydoğu Anadolu’daki kentler olduğunu söyledi. Haberi Sabah Gazetesi; “Kuzey Irak Petrolü Türkiye’den Gidecek” manşetiyle verirken Milliyet “Kürt Gazı Güneydoğu’ya BOTAŞ’la geliyor” başlığını uygun bulmuş. Hawrami’nin açıklaması Irak Kürdistan’ı ile Güneydoğu Anadolu’nun ekonomik entegrasyonla tek bölgeye dönüştürülme işinde epeyce yol alındığını göstermektedir. Ekonomik bütünleşmenin ardından siyasal bütünleşmenin geleceği, Türkiye’ye siyasi coğrafyasını küçültmesinin dayatılacağı anlaşılmaktadır. Hürriyet’ten Erdal Sağlam’ın 29 Mayıs tarihli makalesini tekelci sermayenin konuya bakışını olarak okumak gerekiyor:

“ Hükümet bence enerji alanında en olumlu adımlardan birini geçen hafta attı ve Kuzey Irak Kürt Yönetimi ile kapsamlı bir enerji anlaşması imzaladı… Geçen Hafta Radikal’de Cengiz Çandar, bu anlaşmayı Türkiye’nin, bölgenin ve doğrudan Kürt sorununun geleceğini ilgilendiren çok önemli bir gelişme olarak özetledi. ABD’li Exxon’un geçen yıl, Irak Merkezi yönetimiyle yani güneydeki zengin bilinen kaynakları tehlikeye atacak adımı atıp, Kuzey Irak’ta aramalara başlaması, tüm dünyanın enerji açısından bölgeye olan inancını artırdı ve gelişmeler peşi sıra gelmeye başladı. Şimdi dev petrol şirketleri bölgede arama izni istiyor.”

Irak Bölgesel Kürt Hükümeti Başbakanı Neçirvan Barzani aynı toplantıda yaptığı konuşmada Türkiye’nin kendileri için çok önemli bir çıkış kapısı olduğunu söyledi. Barzani’nin; “ Türk kardeşlerimizle bu gün burada olmamız, aramızdaki işbirliğinin de göstergesidir. Türkiye Kürdistan bölgesinde büyük yatırımlar gerçekleştirdi. Türkiye buradaki en büyük yabancı yatırımcı konumundadır. Kürt Bölgesi ve Türkiye arasındaki stratejik ilişkilerin geliştirilmesi çok önemli. Karşılıklı anlayış ve ortak çalışma her iki taraf için de fayda sağlayacak” açıklaması Irak merkezi hükümeti ile köprüleri atıp Kürdistan’ın inşasında fazla mesai yapan Yeni Türkiye’ye duyulan minnetin ifadesi olarak okunmalıdır.

Reuters’in “ Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi dün petrol ihracatının Türkiye üzerinden yapılacağını açıkladı” başlığıyla verdiği habere toplantının özeti demek yanlış olmaz. Reuters,in 2013 Ağustos ayına kadar yapılacak olan yeni boru hattı ile bölgenin petrolünün yurtdışına açılacağını duyuran haberinden Yeni Türkiye’ye verilen rolü de anlamış oluyoruz. İngiliz Telegraph gazetesi; “Kürdistan, Irak’ın yarı özerk bölgedeki petrol şirketlerine güç katacak. Siyaseten tartışmalı bir adımla sınırın öte tarafındaki Türkiye’ye ham petrol taşımaya başladığı anlaşılıyor” diye başladığı haberinde petrol analisti Malcolm Graham-Wood’un değerlendirmesine yer verdi. Wood’un: “Bu kadar erken beklemiyorduk. Sınırın açılması, Kürdistan’ın petrol satma imkanına imkanını muazzam biçimde artırıyor” analizinden döşenecek borudan Türkiye’ye tarafına petrol, Kuzey Irak’a ise kundaktaki Kürdistan’ı ayağa kaldıracak oksijen akacağını anlıyoruz.

Türkiye’nin Bağdat’ı atlayarak Bölgesel Kürt yönetimi ile petrol anlaşması yapması ve ithalata başlamasına karşı Merkezi Irak’ın tutumuna değinmenin zamanıdır. Bağdat’ta açıklama yapan hükümet sözcüsü Ali El Debbağ; “Türkiye toprakları üzerinden yapılan yasa dışı petrol ihracatını durdurmak zorunda. Petrol ve doğalgaz bütün Iraklılara aittir. Bunlar Merkezi Hükümet tarafından ihraç edilmeli, gelirleri de bütün Iraklıları temsil eden Merkezi Hükümete gitmeli” dedi. Bağdat’ın açıklamasına karşılık veren Ekonomi bakanı Zafer Çağlayan ise yetkinin Gümrük ve Ticaret Bakanlığında olduğunu belirterek; “ Kuzey Iraktan petrol sevkiyatının yapılmasında engel yoktur “ dedi. ( 1-2 )

Merkezi hükümetin sert tepkisine karşılık verircesine Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu ( EPKD ) İstanbul merkezli Siyah Kalem şirketine Kuzey Irak’tan doğalgaz ithaline yönelik resmi anlaşma yapması için 90 günlük süre verdi. ( 3 )

Merkezi yönetimi devre dışı bırakarak Kuzeyle geliştirilen ilişkilere karşı Bağdat’ın tepkisi protesto ile sınırlı kalmadı. Irak, 17 Temmuz günü sabah saatlerinde hava sahasını uçuşa kapatınca 4 Türk uçağı Erbil’de mahsur kaldı. Irak Sivil Havacılık Otoritesi yaşanan elektrik kesintisi nedeniyle radar sisteminin devre dışı kalması üzerine hava sahasını kapattığını bildirdi. Aynı saatlerde konuşan Irak Başbakanı Maliki ülkesinin hava sahasının komşu ülke uçakları tarafından ihlal edildiğini söyleyerek: “ Ülkemizin egemenliği hedefleniyor. Bunun karşısında suskun kalmayacağız” dedi. ( 4 ) Maliki ile Debbag’ın açıklamaları diplomasinin örtülü söylemini kullanmadan Türkiye’ye yönelik ciddi uyarı özelliği taşımaktadır.

Aynı süreçte Bölgesel Kürt yönetimi ile doğrudan ilişki kurup anlaşmalar yapan diğer ülkelere ve şirketlere karşı da Irak’tan ciddi uyarılar gelmeye devam etti. ABD petrol devleri Exxon ve Chevron’ dan sonra Fransız şirketi Total’in de Bölgesel Kürt yönetimi ile petrol anlaşması yapması Bağdat’ın sert tepkisine yol açtı. Total’den ya Kürt yönetimi ile yaptığı anlaşmayı askıya almasını ya da güneyde işlettiği Halfaya petrol sahasındaki payını satmasını istedi. Irak Petrol Bakanı Hüseyin El Şeyristani’ nin sözcüsü Faysal Abdullah; “ Irak, Total’den yasalarına saygı gösterip Kürt bölgesiyle yaptığı anlaşmayı dondurmasını veya Halfaya petrolünü unutmasını istedi” açıklamasında bulundu. ( 5 )

Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Merkezi yönetimin bilgisi dışında Kerkük’ü ziyaret etmesi eleştiren Irak Başbakanı Maliki; “ Ahmet kardeşimin ziyareti gündemde değildi. Kerkük ziyaretiyle şok olduk. Ne vali ne dışişleri bakanı ne de ben bu ziyaretten haberdar edildik. Sadece ziyaret değil, Kuzey Irak yönetimiyle böylesine açık olmayan bir tavır sergilediğini araştırmak için komisyon kurduk” açıklamasında bulundu. Türkiye’nin bir etnik unsurun lehine, diğerinin aleyhine hareket etmeye başladığı yönünde bir görüntü verdiğini belirten Maliki; “ Sıfır sorunla önemli mesafe kat edildi. Ama yine başa döndük. Etnik ve mezhepsel farklılıkları kışkırtan her ülke bilmelidir ki bu politikalar fazlasıyla kendilerine dönecektir” diye konuştu. Türkiye’nin Kürt Bölgesel yönetimi ile ilişkileri konusuna değinen Maliki: “ Alışveriş yapılıyor, sınır açılıyor, anlaşmalar yapılıyor. Onlar bizim yönetimimiz, sıkıntımız yok ama ilişkiler merkezi yönetim üzerinden gerçekleşmeli. Türkiye de bizim doğrudan etnik gruplarla iletişime geçmemizi kabul etmez. Başka ülkelerin iç işlerine karışmak gibi bir niyetimiz de yok. Petrol boru hattı kurulmasına izin verilmesi bizi endişelendiriyor. Bunlar teamüllere aykırı. Merkezi yönetimi onayı olmadan temas olmaz” diyerek Türkiye’yi açıkça uyardı. ( 6 )

Makalemizde Türkiye’nin bitişiğinde emperyalizmin himayesinde hormonal biçimde büyütülen petrol despotluğunun inşasında Türkiye’ e verilen taşeronluk görevi incelenmeye çalışılmıştır. Mayıs-Ağustos 2012 arası gelişmelerin kronolojisi Türkiye açısından endişe vericidir. Cumhuriyetin kuruluşundan yakın zamana kadar sürdürülen içerde milli bütünlüğü korumaya, dışarıda komşuların toprak bütünlüğüne saygıya dayalı geleneksel duyarlılığın Türkiye’yi yönetenlerce terk edildiği anlaşılmaktadır. Dünyaya hükmedenlerin çıkarlarının Türk milletinin çıkarlarından öncelikli hale geldiği görülmektedir. Kurtuluş Savaşını vermiş bir milletin kolektif kimliğine, tarihsel mirasına yakışmayan biçimde emperyalizmin bölgesel tetikçiliğine soyunmanın devlet tercihine dönüştüğü açıktır. Tekelci sermaye ile siyasi iktidarın sistem tarafından Irak’ta kendilerinden beklenenleri yapma konusunda mutabakat içinde olduğu anlaşılmaktadır.

Demokratikleşme, sivilleşme, yerel diktatörlüklerin tasfiyesi söylemi, ulus bütünlüğünü parçalamanın, toplumu kabilelere, inanç gettolarına ayırmanın manivelası olarak kullanılmaktadır. Ulus devlet yıkılıp, millet bilincinin yerini sürüleşme alınca küresel yağmanın önünde bir engel kalmamaktadır. Ulusları parçalamanın makyaj söylemlerinin arka planına bakıldığında gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır. Exxon Mobil başta olmak üzere Total, Shell, BP gibi küresel enerji akbabalarının art arda Kuzeydeki ganimete üşüşmeleri Irak’ın niçin parçalandığını yeterince izah etmektedir.

Hazin olan eninde sonunda Türkiye’ye uzanacak bir fesat coğrafyasının ırmaklarından bal, ovalarından yağ akan yeryüzü cenneti olarak halka yutturulma gayretidir. Türkiye’ye sıçrayacak etnik radyasyon santralinin Bizans sermayesi ile imanı, inancı vatansızlaştıranlar koalisyonu imeceliğinde inşasıdır.

Uluslar arası sermayeye eklemlenmiş tekelci sermaye ile ulus ötesinin istemlerini itirazsız kabul eden siyasi anlayışın ortak cürümünün kanıtı olarak tarihe geçecek olan parmak izlerini hiç kuşkusuz ki gelecek kuşaklar tiksintiyle seyredeceklerdir.


1)17 Temmuz 2012 Cumhuriyet
2)18 Temmuz 2012 Aydınlık
3)18 Temmuz 2012 Habertürk
4)18 Temmuz 2012 Zaman
5)14 Ağustos 2012 Vatan
6)16 Ağustos 2012 Radikal




GÖRÜŞ

SEN ÇÜRÜMENİN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN ABİDİN?
Av.Hüseyin Özbek yazdı:
1 Mayıs 2017

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mütareke İstanbul’undaki çürümeyi Sodom ve Gomore romanında işler.

İstanbul sokaklarında İngiliz, Fransız askerleri devriye gezmekte, işgalci çizmeleri her gün Arnavut kaldırımlarıyla birlikte halkın onurunu da çiğnemektedir. Yenilginin utancı ve umutsuzluk bir karabasan gibi Dersaadet’e çökmüşken, vatansız elitler hiç vakit kaybetmeden işgali kazanca dönüştürecek işbirliğine başlamışlardır!
Mütareke İstanbul’unda Boğaz’ın iki yakasındaki yalıların, kasırların, köşklerin ayrıcalıklı sakinleri için uğruna ölünecek bir vatan yoktur. Sadece her dönem tabi olunacak velinimet, kazanılacak servet, edinilecek makamlar vardır. İstanbul’un vatansız kreması, işgalci subayları yalılarında ağırlamak, onur konuğu olarak başköşeye oturtmak, bırakın selamlığı, haremlerini de açmak için birbirleriyle kıyasıya rekabet halindedirler. İşgalcilere sunulan hizmet, yapılan işbirliği, siyasi ve ahlaki düşkünlük karşılıksız kalmamakta, kendilerine servet olarak geri dönmektedir.
Ahlaksızlık, düşkünlük, geleceğe güvensizlik, toplumsal çöküşü, manevi yıkımı inanılmaz ölçüde artırmakta, ihanet, işbirliği, karaborsa, rüşvet, fuhuş, uyuşturucu, her türlü sefahat İstanbul’u geçmişin Sodom ve Gomore’sine dönüştürmektedir. Bütün bu olumsuzluklar içinde vicdan sahibi, vatan duygusunu ve onurunu yitirmemiş, Esir Şehir’ de kurtuluşun kıvılcımını yakmaya çalışan bir avuç insan, zifiri karanlıkta boğulan toplumun umut ışıklarıdır.

Yazarlar, yaşadıkları dönemlerin sosyolojik, psikokültürel fotoğrafçıları gibidirler. Yaşanılan sürecin bireysel ve toplumsal tomografisini gelecek kuşaklara sanat prizmasından aktaran soylu insanlardır. Kalemini ve yeteneğini dönemin efendilerinin buyruğuna verenler elbette ki bu tanımın dışındadırlar. Onlar, sermayenin dolma kalemliğine soyunarak iktidar sahiplerinin mızrağı olmayı tercih etmişlerdir. Biz, mazlumların savunma kalkanı olan erdemli insanlardan bahsediyoruz.
Karl Marx, emeğin sömürüsüne işçinin ürettiği artık değere el koymaya dayalı kapitalist sistemde her şeyin meta olduğunu söylemişti. Ürettiğine yabancılaşan işçinin yarattığı artık değerin kapitalistin sermayesine dönüşmesi, üretim araçlarının mülkiyetinin üretenin değil sermayedarın elinde bulunması Marksist Kuramın temelini oluşturur. Kurama göre kar dürtüsü, her türlü insani ve ahlaki zenginliği yok etmekte, kapitalist sistemin değerleri insanlığın evrensel değerlerini ortadan kaldırmaktadır.

Asr-ı Saadet, Hz.Muhammed döneminde yaşanan İslam anlamında kullanılır. Mutluluk Çağı olarak tanımlanan bu zaman kesitinde toplumsal düzenin iman, inanç, hak ve hakkaniyet üzerinde seyrettiği kabul edilir. İslam’ ın tebliğ ve kurumsallaşma dönemi uygulaması her zaman ve dönem için değişmez model olarak düşünülür. Özlem duyulan ve değişmez yönetim sistemi olarak kabul gören Asr-ı Saadet günümüzde sıkça gündeme getirilmekte ve tüm sorunların bu modelin esas alınmasıyla çözümlenebileceği hararetle savunulmaktadır.

Sözün burasında işin esasına dönüp sormanın zamanıdır: İktidara ve güce ulaşmak için dinin metalaştırıldığı bir dönemi Asr-ı Saadet olarak kabul etmek doğru mudur? Günümüz Türkiye’si, bu sorunun 15 yıllık uygulamasının test edilmesi ve somut sonuçlarının ortaya çıkması açısından çarpıcı verilere sahiptir. Türkiye, dinin siyasal ve ekonomik gücün kaldıracına, dönemsel çıkarların zırhına dönüştürülmesi halinde ortaya Asr-ı Saadet yerine Asr-ı Rezaletten başka bir şeyin çıkmayacağını göstermesi açısından araştırmacılar için laboratuar ülke özelliğini taşımaktadır.

Teolojik alandan, ideolojik alana geçişle birlikte metalaştırılan din, egemenlerin belirlediği yoz sistemin sorunsuz sürdürülebilmesinin dayanağına dönüşmektedir. Bir başka söylemle ezilenlerin ezenlere, yönetilenlerin yönetenlere itaat etmesinin teolojik dayanağına dönüştürülen bir din algısıyla sömürünün sonsuza kadar sorunsuz sürdürülebilmesi mümkün hale gelmektedir. Kısacası dinin bireylerin inanç ve iman dünyasının dışına çıkarılarak, siyasi iktidarın çıkarları doğrultusunda ekonomik ilişkilerin, toplumsal hayatın yeniden tanziminin payandası yapılması durumunda yozlaşma ve çürümenin kaçınılmaz hale geldiği görülmektedir.
Ekonomik ve toplumsal sistemin dümeninde bulunan iktidar sahiplerince yeniden kurgulanan biçimiyle dinselleşme, çürüme ve yozlaşmadan başka bir sonuç vermemektedir. Evlerde bulunan para sayma makinelerinin, ayakkabı kutularının, izah edilemeyen servet patlamalarının, kaynağı belirsiz Karunlaşmanın tetiklediği çürüme, ahlaki çöküşü baş döndürücü hale getirmektedir.

Bu durumda ortaya mutluluğun resmi yerine çürümenin altı dokuzluk fotoğrafı çıkmaktadır. Sokulduğumuz postmodern Sodom ve Gomore girdabından bir an önce kurtulamazsak, tarih her zaman olduğu gibi yine tekerrür edecektir.






GÖRÜŞ

AMA ÖLMEMİŞ DEĞİL Mİ BABA
Av.Hüseyin Özbek
5 Temmuz 2017

Develerin tellal, pirelerin berber olduğu, ananızın beşiğini tıngır mıngır salladığınız, zamanın evvel,
mekanın muhayyel olduğu masal dünyanızın perdelerini çoktan kapatmışsınızdır. Ben kapatmadım. Bu yaşımda hala masal okurum. Arada bir vurgunsuz, soygunsuz, Kaf Dağı’nı da aşsanız yorgunsuz o dünyaya dalıveririm.



Çocukluğumun uzannamacıları -masalcı- terki dünya edeli yıllar oluyor. Tasasız çocukluk günlerimin
uzannamacılarının yerini çoktandır kitaplar aldı. Masalcı ninelerden, uzannamacı emmilerden
dinlediklerimden belleğimde kalanlar ise benimle birlikte ömür yolculuğuna devam ediyorlar.

Belleğimin hazine odası, Keloğlan’ın, Beyoğlu’nun Peri Padişahının, Dev Analarının, Sarı Kızların
değişmez ikametgahıdır. Allah nazardan saklasın, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Garip ile Şahsenem,
Köroğlu ile Telli Nigar, bunca yıl aynı odada gül gibi geçinip gidiyorlar. Bu aziz konuklar, son nefesime kadar benimle birlikte zamanı eleyip duracaklar.

Köy çocuklarının her hastalığına; “ Geyreği batmış, kasığı yazma olmuş, besmelesiz yere basmış”
türünden aynı tanıyı koyup, aynı tedaviyi uygulayan koca karılar devriydi. Tavada eritilen kurşun su
dolu tasa dökülüp nazar çıkarılır; “El benim elim değil, Fatıma Anamızın eli” denerek iki elle esnetilen kaburgalarla batan geyrek düzeltilirdi.

Başta babam Tahsin Çavuş olmak üzere ustalarımdan el almış olmalıyım ki belleğimde kalanları önce
çocuklarıma, onları yuvadan uçurduktan sonra da torunlarıma nakledip durdum. Çocuklarımla,
torunlarımla birlikte yılı yıla ularken Anka Kuşunun kanadında Kaf dağını, Kamertay’ın sırtında giden
gelmez çölleri kim bilir kaç kez aşmışımdır.

Kızlarım Aslı ile Şirin, akşam eve gelir gelmez en yakın koltuğa zora cebir sürükleyip dizlerime
kurulunca masal dünyamızın kapıları ardına kadar açılırdı. Kısadan kestirmez, bir iki masalla yakamı
bırakmazlardı. Neden sonra gözler kapanmaya, kafalar öne düşmeye başlayıncaya kadar; “ Keloğlanla
Dev Karısını, Tıktık Eden Kabacığım’ı, Seyrek Basan’ı, Ercüm İle Cürcüm’ü” birbirine ulayıp uzatır ha uzatırdık.

Baştan sona ezberlerine aldıkları uzannamayı benim ağzımdan dinlemek hoşlarına giderdi. Bunu
bildiğim için bazen anlatımı değiştirmek, masala yeni karakterler eklemek istediğimde ossaat fark
ederler, değişmesine asla izin vermezlerdi. Dizimin dibinde kendinden geçmişçesine dinlerken,
anlatımı saptırdığımda iki ağızdan aynı anda çıkan “ Baba!” nidasıyla, masalı ilk dinledikleri haliyle,
katkısız, katışıksız nakletmem uyarısında bulunurlardı.

Masal kitaplarını okurken de aynısı olurdu. Okula başlamadıkları dönemlerde bile sayfadan, başlıktan,
resimlerden hangisi olduğunu bilirler, ben daha okumadan söylerlerdi. Yazılı metni yerel şiveyle
okumaya başlayıp, maytaplık kabilinden araya argo kattığımda iki ağızdan birden kızgınca çıkan
“Baba!” kelimesi bir satırın bile değişmesine rızaları olmadıklarının ihtarı olurdu.

Keloğlan’ın Padişahın kızına talip olması, Köseleri alt edip devlerin hakkından gelmesi, olmazları
oldurup Kaf dağını aşıvermesi belirsiz zamanın bilinmez ülkesinde olağan işlerdendi. Günlük yaşamda
özlemini çektiği adalet, yokluk içinde varsıllık düşü, o dünyada mutlaka gerçekleşir, murada erilip
kerevete çıkılırdı. Halkın müşterek vicdanının vicdanının özlediği adaleti gerçekleştiren Keloğlan, gurbetle sılayı buluşturan, yelden hızlı Kamertay, Padişahın oğluna varan yoksul kızı, masal dünyamızın sıradan gerçekleriydi.

Ben, çocukların hayal dünyasının zenginliğini, merhametini, saf adaletini uzannamacılığımda fark
ettim. Öksüz kızın, yetim oğlanın kadersizliğine isyan eden çocuk safiyetini, sabi adaletini masal
anlatırken öğrendim.

Aslı, Şirin her anlatımda, her okuyuşta beni masalları yeniden kurgulamaya zorladılar. Öksüzlerin,
yetimlerin, yoksulların, kadersizlerin alın yazılarını sil baştan yazdırdılar Bin kez dinledikleri, baştan sona ezbere aldıkları masalın hangi satırında ölüm, hangi sayfasında zulüm olacağını bilirler, oraya gelmeden; “Ama ölmemiş değil mi baba? Ama zindandan çıkıvermiş, celladın kılıcından kaçıvermiş değil mi baba?” gibi yönlendirici müdahalelerle bahtsızların kurgusal kaderini değiştirtirlerdi.

Masallar, halkın hayal gücünün yarattığı düşler ülkesine yapılan doyumsuz yolculuklar değil midir?.

İyiliğin ödül, kötülüğün ceza gördüğü, Keloğlan’ın padişahın kızını atının terkisine attığı o adil
dünyanın kapılarını siz siz olun ergenlikte de kapatmayın derim. Çocuklarınızın, torunlarınızın
Kamertay’ı, Anka Kuşu olun. Al Allah delini, zapt eyle kulunu deyip, uşak devşeğiniz, torun torbanızla
Kaf Dağını yeniden aşın. Yerin yedi kat altına birlikte inip, gökyüzünün tavanına birlikte çıkın.

Yiyecek ekmeğe muhtaç yoksulun, Şahmaran’ın, Rüzgar Dev’in yardımıyla padişahla aşık atacak varsıllığa kavuşmasının tanığı olun. Bey kızının yetim oğlana, bey oğlunun, öksüz kıza gönül düşürdüğü o büyülü dünyada nikahlarını siz kıyın. Derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçip, altı ayda bir arpa boyu yolu siz kat edin. Ara bozucu cadıları, insan yiyen devleri, cümle alemi aldatan köseleri alt,
iyileri abad, kemleri berbad edin.

Her zaman metne sadık kalmak zorunda değilsiniz ya. Yavrularınıza kulak verin. Onlar adildir:“ Ama
ölmemiş değil mi baba” demelerini beklemeyin. Öldürmeye değil, yaşatmaya kurgulayın masalları.

Çocuklarınızın Anka’ sı olun. Zamansız, mekansız, o düşler dünyasının adaletini yüklenip sırtınıza Anka
misali kanat çırpın yaşadığımız dünyaya doğru.








www.biyografi.net (Binlerce Biyografi)